Bir arkadaşımın hediyesi olarak aldığım ve okurken bana sıkıntı veren bir kitaptı. Yazardan okuduğum ikinci kitap olması biraz umutla başlamama sebep olmuştu ama daha ilk 20 sayfayla umudumu da bitirmiştim.
Bütün kitap boyunca karakterin ne zaman gerçekten uyanacağını bekledim. Ben mi aceleciyim bilmiyorum ama karakterin bu kadar uzun, salkım saçak bir rüya içerisinde olmaması ya da sadece uzun bir rüyadan ibaret bir kitap olmaması gerektiğini düşünüyorum. Karakterin her uyanışında yazarın daha ne kadar devam edebileceğini, kitabı ne kadar boğabileceğini görmek için devam ettim. İnsanı içten içe yoran bir sarmal içinde ne olur rüyası bitsinden başka bir düşünceye ya da konuya odaklanmamı imkansız hale getirdi.
...kulaklarımdaki bir ses bana sürekli olarak:
- Bu şehirde, bu saatte ve buradan uzak olmayan bir başka sarayda, her kapısında nöbetçileri olan, sen ne kadar aşağıdaysan onun o kadar yukarıda olması dışında aranızda hiçbir fark bulunmayan ve bütün toplumun içinde senin gibi kendini farklı hisseden bir adam var. Hayatının her dakikası şan, şöhret, ihtişam, zevk ve sarhoşluk içinde geçiyor. Etrafında aşk, saygı, hayranlıktan başka bir şey yok. Onunla konuşurken en yüksek sesler alçalıyor, en sert alınlar kırışıyor. Gözlerinin önünde sadece ipek ve altın var. Şu saatte hepsi kendisiyle hemfikir olan bakanlarıyla görüşüyor ya da yarınki av partisini, saatinde başlayacağından emin olduğu ve hazırlıkları için talimatlar verdiği akşamki baloyu düşünüyor. Öyle işte! O adam da senin gibi etten kemikten yaratılmış! Ve o iğrenç giyotin sehpasının bir anda yıkılması, hayatına, özgürlüğüne, servetine, ailene yeniden kavuşman için isminin yedi harfini" bir kalemle bir kâğıt parçasının altına yazması ya da seni taşıyan arabanın onun saltanat arabasıyla karşılaşması yeterli! İyi bir adamdır, belki de hiçbir şey sormadan razı olur!