Mâverdî’nin siyaset düşüncesindeki en büyük katkısı hilafetin kaynağını yeniden tanımlamasıdır. Onun zihninde halife ne Allah’ın yeryüzündeki gölgesi şeklinde kutsal bir figür ne de Peygamber’in nesebi üzerinden kendiliğinden meşrulaşan bir otoriteydi. Halife, ancak ehlü’l-hal ve’l-akd denilen seçkinlerin (ulemânın, önde gelen fakihlerin, askerî ve sivil temsil kapasitesi taşıyan kişilerin) yaptığı bir akid ile belirlenmiş bir yöneticiydi. Bu sözleşme akd-i imâmet, yani toplumla yöneticisi arasında karşılıklı yükümlülükler içeren, iki tarafa da söz hakkı veren şartlı bir akitti.
Thomas Hobbes Leviathan’ı 1651’de, John Locke Hükümet Üzerine İkinci İnceleme’yi 1689’da, Rousseau Toplum Sözleşmesi’ni 1762’de yazacaktı. Mâverdî, bu isimlerin en eskisi Hobbes’tan yaklaşık altı yüz yıl önce, farklı bir amaçla fakat aynı kavramsal titizlikle; yönetici yetkisinin kaynağının toplumun rızasına dayalı bir akid olduğunu, akdin şartları ihlal edildiğinde yöneticinin unvanını da kaybedeceğini yazmıştı.
Mâverdî imamda bulunması gereken şartları yedi başlıkta sıralar: kuşatıcı adalet, içtihada ehil bilgi, duyuların sağlamlığı, organların sağlamlığı, siyasî basîret, cesaret ve Kureyşîlik. Bunların biri bile kusurluysa akid de kusurlu doğar. İmamın sonradan bu şartlardan birini kaybetmesi durumunda; aklını ya da duyularını yitirdiğinde, fıskla alenen anıldığında, hukuku kendi eliyle çiğnediğinde azl de mümkündür. Bu, Sünnî siyasî aklın en derli toplu anayasal gelişmelerindedir. Yönetici; kutsal bir kaideden indirilip, sınırlı ve denetlenebilir bir makama oturtulmaktadır.
Ancak günümüzden bakınca asıl trajedi, bu fikrin kurumsallaştırılamamış olmasıdır. Mâverdî’den sonra Cüveynî’de, Gazzâlî’de, İbn Cemâa’da akdî cesaret zayıfladı. Mâverdî’nin çağdaşı Hanbelî fakîh Ebû Ya’lâ el-Ferrâ,