Hz. Mevlânâ’nın, “Aklın varsa bir başka akılla dost ol da işlerini danışarak yap; ama aşkın varsa yalnız kal, çünkü aşk seni yeterince yakar.” sözü bize bir dengeyi hatırlatıyor.
Akıl, istişare ister; aşk ise insanın iç dünyasında bir ateş yakar. Ama ikisi birbirinden kopunca ortaya ya soğuk bir hesap-kitap işi ya da ölçüsüz bir coşku çıkıyor.
Bu durum sadece bir hareket/topluluk için değil, her birimiz için de geçerli. İnsanın içinde aşk olacak ki yürüsün; ama akıl da olacak ki nereye yürüdüğünü bilsin. Aşk insanı kaldırır, akıl ise tutar. Aşk yola çıkarır, akıl ise yolda tutar. Bir ideali olan insan için biri olmadan diğeri eksik kalır.
Bir anne/baba düşünün; çocuğunu çok seviyor. Bu sevgi, yani aşk, onu fedakârlığa sevk eder. Gece uykusuz kalır, çalışır, didinir. Burada akıl devreye girmezse, çocuğuna her istediğini verir, sınır koyamaz. Böyle bir sevgi çocuğun gelişimine zarar verir. Öte yandan sadece akılla hareket eden bir anne/baba düşünün; kurallar var, disiplin var ama sevgi yok. Bu sefer de çocuk büyür ama duygusuz kalır. Doğru olan, sevginin akılla, aklın da sevgiyle dengelenmesidir.
Toplumlar da böyledir aslında. Bir toplulukta aşk varsa insanlar fedakârlık yapar, sıkıntılara dayanır, doğru bildiğinden vazgeçmez. Ama orada akıl yoksa bu sefer neyin doğru, neyin yanlış olduğu birbirine karışır. Bir dönem çok iyi niyetle başlanan ve yapılan bazı işlerin, sonradan büyük sıkıntılara yol açtığını hepimiz görmüşüzdür. Başlangıçta iyi niyet, aşku şevk ve samimiyet vardı ama ölçü olmadığından yapılanlar saman alevi gibi bir süre sonra biter.
Sadece aklın hâkim olduğu durumlarda da bir süre sonra işin ruhu uçup gider. Her şey doğru ve planlı olabilir ama yapılacak şeyler içten gelmez ve insanlar sadece ‘görev’ yapar. Ve ille de yaptığının karşılığını