Kendimizi anlattığımızda, kendimize yeterince değer vermiyoruz. Asıl yaşantılarımız kesinlikle boşboğaz değillerdir, isteseler de kendilerini anlatamazlar. Çünkü, anlatacak sözcük bulamıyorlar. Bir şeyi anlatacak sözcükleri bulabiliyorsak, onun dışına da çıkmışızdır çoktan. Her konuşmada bir nebze aşağılama da vardır. Dil, öyle görünüyor ki, yalnızca ortalama, orta boy, anlatılabilir olan için bulunmuştur. Dille birlikte, konuşan kişi de kabalaştırır kendini.
Platon daha da ileri gidiyor. “Hıristiyan” değil, Yunanlı olmayı gerektiren bir masumiyetle, Atina’da böyle güzel oğlanlar olmasaydı, Platon felsefesi diye bir şeyin de olamayacağını söylüyor: bu oğlanlara bakmak, filozofun ruhunda erotik bir coşku doğurmakta ve tüm yüce şeylerin tohumlarını böyle güzel bir toprağa ekinceye kadar rahat vermemektedir ruha.
Schopenhauer, sırasıyla sanatı, kahramanlığı, dehayı, güzelliği, büyük duygudaşlığı, bilgiyi, hakikat istencini, tragedyayı, “olumsuzlama”nın ya da “istencin” olumsuzlama gereksiniminin sonuçları olarak yorumladı — tarih boyunca, Hıristiyanlığı saymazsak, gelmiş geçmiş en büyük psikolojik kalpazanlık.