Çağının çok önünde bir görüye sahip cesur, bilge ve vicdanlı bir "insanın", toplum, aile, devlet, militarizm, aşk ve evlilik gibi konulardaki görüşlerini okuyoruz kitapta.
Emma Goldman, anarşizm ve feminizm gibi anlaması ve anlatması meşakkatli meseleleri yalın bir dille aktarırken zihin açıcı tespitlerde de bulunuyor.
Goldman, fikirlerini insanın doğasının iyi olduğu varsayımı üzerine inşa ediyor, "Anarşizm, insanlığa ve onun potansiyellerine inanmak üzerine kurulmuştur". Eğer insan mülkiyet, otorite gibi insanı köleleştiren unsurlar yüzünden kaybettiği özüne tekrar ulaşabilirse kurtuluşa ermiş dolayısıyla anarşizm de gerçekleşmiş olacaktır.
Benim gibi tahayyül edilen dünyaya nasıl ulaşılacağı konusunda fikir sahibi olmak isteyen meraklı okuyucularına da şu cevabı veriyor Goldman, "Benim inandığım nihai hedeften ziyade bir süreçtir".
Aslında kitabın daha ikinci sayfasında " ben doğup büyümedim; yoğruldum" derken idealini kurduğu toplumsal forma varmanın yolunun yaşamaktan ama hissedek, farkına vararak ve emek vererek yaşamaktan geçtiğinin mesajını alıyoruz. İnsan ancak hamur gibi yoğrularak insan olabiliyor zira.
Kitabın en dikkat çekici ve özgün kısmı elbette evlilik ve aşka dair bölüm. Yazar, daha ırk ayrımcılığı gibi sorunlarını çözememis 1900'ler Amerikasın'da kadınların, ancak hapsedildiği eril hegomanik unsurlardan ve kendini erkek mülkiyet dünyasının doğal bir parçası olarak görme yanılsamasından tamamen sıyırarak özgürleşebileceğini söyleyecek kadar nokta atışları yapmaktadır.
Aynı bölümün en sonunda, Goldman, kitabin tamamında ayrı ayrı değindiği konular ve bunlara ilişkin sorulara adeta ortak bir cevap veriyor.
"Bir gün, bir gün gelecek, kadınlar ve erkekler isyan edecekler, dağın zirvesine erişekler, aşkın altın ışınlarının altında büyük, güçlü ve