Benim işim -hastalarımın sözlerinde, anılarında ve rüyalarında- karanlık iç dünyalarına inen bir yol bulmaktır. Karanlık iç dünyaya yolculuk her psikanalizin zorunlu bir parçasıdır: Işığı görmek için karanlığa inmeniz gerekir.
Çehov'un hikâyeleri bizi annemin hasta odasından çok uzaklara götürdüğü gibi, sadece oyalamaktan da fazlasını yapıyorlardı. Çehov okurlarını başka insanların hayatlarının en derinlerine götürmeye muktedir bir zekâ, bir gözlemcidir. Bunu yaparken, kendimiz ve birbirimiz için beslediğimiz hislerin ne kadar çelişkili, ne kadar muğlak olabileceğini gösterir. Bu hikâyelerde çözülecek bir sorun, bir doruk noktası, bir kıssadan hisse yoktur. Çehov size önemli bir şey söyleyen bir arkadaşınızın dingin sesidir.
Ön görüşmelerde nadiren iç dünyalarındaki bu ölülükten bahsederler. Soğuk çekirdekleri zaman içinde kendini gösterir. Coşkunluklarının ve cazibelerinin -ciddi akademik ya da mesleki başarılarının altında, kendilerinin de bir anlam veremediği, neredeyse sanrısal bir boşluk vardır. "Her şeye sahibim: Eş, çocuklar, güzel bir hayat. Ama öyle anlar oluyor ki en ezicisinden bir kimsesizlik ve keder duygusu musallat olabiliyor. Hayatımın hiçbir anlamı yokmuş gibi geliyor" demişti bir hastam bana.
İyi bir performans sergilemeyi her zaman çok önemseyen bu hastalar genellikle cinsel hayatlarında da başarılıdırlar ama âşık olamazlar. Dürtüsel, enerjik cinsellikleri ölülüğe, kimsesizlik ve keder duygusuna karşı bir savunmadır. Verdikleri "sevgi”, tıpkı bir zamanlar aldıkları "sevgi” gibi, sevginin bir taklididir; çok cıvık bir süttür.