30 Ekim 1918 tarihinde imzalanarak kabul edilen Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra kapanan Meclis-i Mebusan 12 Ocak'ta tekrar açıldı. Fakat 16 Mart 1920'de İstanbul'un resmen işgalinden sonra 12 Nisan'da paydos borusu çalınarak resmen kapandı. Bu mecliste Mustafa Kemal Paşa da Erzurum mebusu olarak bulunmaktaydı. Fakat bir hastalık raporu alarak bu meclis görüşmelerine katılmadı.
Düşünsene saray ve hükümet tarafından askerlikten atılmış ve dahası hakkında idam fermanı düzenlenmiş bir isyankâr eski bir paşa, İstanbul'da padişahın hemen yanındaki mecliste milletvekili oluyor. Bu durum bizlere öğretilen klasik inkılap tarihi bilgisi içerisinde nereye konulabilir?
Akıllara şu sorunun geldiğini duyar gibi oluyorum, "İstanbul'dan uzun süreli ayrılması sıkıntı meydana getirmesin diye hacca gidemeyen padişahlar, uzun süreli sefere gidebiliyordu ama?"
Bu sorunun cevabı aslında içinde saklı. Uzun süreli seferlere gidebiliyorlardı ama bu yolculuklara ordu ile birlikte çıkıyorlardı. Ne başkentte ne de başka bir coğrafyada hiç kimse sıkıntı çıkarmaya cesaret edemezdi. Ancak ordu İstanbul'da iken padişahın uzun süre dışarıda olması büyük marazlara sebep olabilirdi.
Ordu ile birlikte hacca gidilmez mi idi diye hiç sormayın, çünkü bu mümkün değildi. Yüz binlik bir ordu ile hacca gidilemezdi. Az sayıda kuvvet ile gidilecek olsa, bir düşman kuvveti önlerini kesip sultanı esir alsalar çok daha vahim hadiseler cereyan edebilirdi. İşte bu nedenlerden dolayı hiçbir Osmanlı padişahı hacca gidememiştir.
I.Ahmed, bu camide(Sultanahmet) altı minare olmasını arzu eder. Ancak o günlerde dünya üzerinde altı minareli tek bir cami vardır. O da Mescid-i Haram'dır. İstanbul'da inşa ettirdiği bir camiye altı minare koydurmak, Mescid-i Haram'a alternatif bir şeymiş gibi algılanabilir ve Allah'ın evi Kâbe'ye saygısızlık olur düşüncesi ile şöyle bir karar alır: Mekke şerifine haber göndererek Mescid-i Haram'a yedinci bir minare eklettirecek, ardından İstanbul'daki Sultanahmet Camii'nin altıncı minaresini inşa ettirecektir. İşte I.Ahmed'in mukaddesata saygısı bu derecededir.
Ali Kuşçu hem şahsıyla hem de soyuyla Osmanlılar'ya hizmet etmeye devam etmiştir. Kanunî ve II. Selim döneminin büyük şeyhülislamı Ebussuud Efendi aslında Ali Kusçu'nun torunudur.