Kalbim çok şey öğrendi ve yaşadı. Ve bu sayede bilgeliği, deliliği, akıllılığı öğrendim. Fakat anladım ki, bu da zor bir iş; çünkü bilgeliğin olduğu yerde fazlaca üzüntü var. Çok öğrenmek isteyen kişinin çok acı çekmesi gerek.
Benim sorum, yani beni elli yaşında intihar düşüncesine sürükleyen soru, en aptal çocuktan, en bilge ihtiyara kadar her insanın ruhunda var olan en basit soruydu, yani gerçekten kendimde gördüğüm kadarıyla, onsuz hayatın mümkün olmadığı soru. Soru, şundan ibaretti: "Bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyin sonucu ne olacak, bütün hayatımın sonu ne olacak?" Başka türlü söylemek gerekirse, bu soru şöyle de ifade edilebilir: "Niçin yaşıyorum? Niçin arzuluyorum? Niçin çalışıyorum?" Ya da şöyle dile getirilebilir bu soru: "Hayatımda kaçınılmaz olan ölümümle yok olmayacak bir anlam var mıdır?"
Beni dünyaya getirmekle son derece aptalca ve kötü bir şaka yapmıştı birisi. Benimle eğlenen böyle biri, ister var olsun, ister olmasın, mesele benim için değişmiyor. Yaşamımdaki hiçbir harekete akıllıca bir mana veremiyordum
Şimdi anlıyorum ki, her şey tam olarak tımarhanede olduğu gibi. Fakat o zamanlar bunu belirsiz bir şekilde seziyordum ve bütün deliler gibi, ben de benden başka herkesi deli sayıyordum.