Hıristiyanlıktan önce, ruhlar dünyası hiç de korkunç sayılmıyordu; bütün tanrılar, bazı aksamalar bir yana, insanın işine yarıyor, ona hep dostça davranıyorlardı. Hıristiyanlıkta bu durum değişti. Yüzyıllarca, dünyaya insanın değersizliği düşüncesi sürekli ve sistemli olarak aşılandı. Tanrı’nın kurtaramadığı insan, yok olmuş demekti. Bütün bunlar düşünülecek olursa, şeytanın bir silah olarak
gerekliliği anlaşılabilir: Öyle bir silah ki, her çağda insanları ikide bir kamçılamış, küçük büyük, bir kiliseye ya da bir din devletine teslim olmaya zorlamıştı…
Ne anlamı var yolu kısaltmanın!
Vadilerin labirentinde yavaş yavaş yol almanın,
Kaynakların ezelden beri çağlayarak aktığı
Şu kayalara tırmanmanın
Hazzıdır bu patikaları tatlandıran!
Ne dersen de adına,
Saadet de! Aşk de! Sevgi! Tanrı!
Benim verebileceğim bir isim
Yok buna! Duygudur her şey;
İsim ise ses ve dumandır,
Göğün ışıltısını bulandırır.
Kilisenin sağlam bir midesi vardır,
Koca ülkeleri yalayıp yuttu da
Bana mısın demedi şimdiye kadar;
Sadece kilise, sevgili hanımlar,
Haram lokmayı güzelce hazmedebilir.