Bazı kitaplar insanın içine sessizce sızar. Bağırmaz, gösteriş yapmaz, büyük cümlelerle devrilmez üzerine. Ama sen farkında olmadan bir gölge gibi yerleşir içine.
Kite Runner, Türkçesiyle Uçurtma Avcısı, benim için öyle bir kitaptı.
Hosseini’nin kelimeleri bir yazarın parmak uçlarından çok, kalbinin kırık yerlerinden akıyor gibi hissettirdi. O yüzden bu kitap bir hikâyeden ibaret değildi. Bir yara gibi kaldı bende. Kapanmayan ama ilginç bir şekilde iyileştiren bir yara.
Amir ve Hasan... Birbirine bağlı iki çocuk. Birinin eli kalem tutar, diğerininki uçurtma ipi. Biri hikâyeler anlatır, diğeri sessizce onu izler. Ama her ikisi de büyürken aslında aynı düşüşü yaşar: Masumiyetin kırılışı.
Hasan, “Senin için bin kere de olsa” dediğinde gözlerim dolduğunda fark ettim: Bazı sadakatler kelimelerle anlatılamaz. Bazı bağlılıklar insana ayna tutar da, insan kendi yüzüne bakmaya cesaret edemez.
Amir’in sessizliği beni sinirlendirdi. Onun susuşunda kendimi yakaladım. Çünkü hangimiz, gözümüzün önünde olan bir kötülüğe göz yummadık? Hangimiz sadece "sessiz kalarak" masum kalabileceğimize inandık?
Ve sonra zaman geçti. Yıllar aktı. Coğrafyalar değişti. Ama suçluluk hep oradaydı. Amerika’ya da taşındı Amir’in kalbinde, baba yadigârı eşyalarla birlikte.
İnsan kaçtığını zannederken en çok kendine yaklaşır bazen.
Bu kitabın bana söylediği şey tam da buydu.
Bir gün Amir geri döndü. Bir ülkeye değil sadece—bir hatıraya, bir sessizliğe, bir yüzleşmeye döndü.
Ve Hasan artık yoktu.
Ama küçük Sohrab vardı.
Bir çift suskun göz.
Ve içinden hâlâ kopmayan bir uçurtma ipi…
Final sahnesi beni hem kırdı hem onardı. Uçurtmanın gökyüzüne salındığı o an, her şey biraz affa, biraz umuda, biraz da hâlâ mümkün olana açıldı.
Belki hepimiz biraz Amir’iz. Sessiz kaldıklarımız var. Keşke deseydim,