Ceydanur

Ceydanur
@Ceydanurlu
ömür dediğin, kıyısına oturup kimi zaman oynadığın kimi zaman ağladığın uzun bir nehirdir . yaşam ise, bir omuz arayışı bir vefa beklentisi bir yudum samimiyet birkaç sahici insan biriktirme telaşıdır
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
hayat, camdan bir kalp taşımaktır öyle bir yorarki insanı kalp, kırık bir saat gibi ansızın duruverir
Ruhumu emanet edecek bir liman arayışındayım.
Kadına Şiddet -II-
Mahkeme salonu soğuktu. Duvarlarda devletin ağır rengi, Tavanda dönen yorgun bir vantilatör vardı. Kadın içeri girdiğinde herkes; Morarmış yüz, sargılanmış kol bacak, enkaza dönmüş yılık dökük bir beden gördü ama, Kimse onun yüreğindeki mezarları görmedi. Kimse onun ruhundaki kırık aynaları görmedi. Bir dosya numarasıydı sadece o artık. Bir esas numarası. Bir duruşma günü. Yığınla evrak, Bir kaç vesikalık fotoğraf. Bir de kayıtlara “şikâyetçi” diye geçen mağdur bir kelime. Hâkim gözlüğünü düzeltip hızlıca dosyaya baktı; Şikayet dilekçesi vardı. Darp raporu vardı. Fotoğraflar vardı. Hastane kayıtları vardı. Karakol tutanağı vardı. Komşu ifadeleri vardı. Kırılmış bir telefon ekranı, Gece üçte atılmış yardım mesajları vardı. Kâtip kağıtları daktiloya takıp, bir tarih attı sayfanın üst köşesine. Sanık sandalyesindeki adam kravatını gevşetti usulca. Müstehzi bakışlarla etrafı seyretti.
Dijital Bunalım -II-
paslı bir tren garının unutulmuş anonsuyum ben rayların arasında sıkışmış eski bir yaz akşamı çocukluğumun cebinde gazoz kapağı sesleri ve annemin balkonundan sarkan fesleğen kokusu şehir dediğin biraz egzoz biraz yalnızlık biraz da yağmurdan sonra parlayan asfalt değil mi hangi sokağa çıksam yüzüme kapanıyor çocukluk hangi sokağın adını değiştirseler adresini kaybediyor çocukluğum hangi vitrinde dursam içeri giremiyor kalbim bir adam tanıdım kravatını düğümlerken boğazına yıllar dolanıyordu sabah sekiz vapurunda çay içip ülke kurtarırdı akşam olunca eve bir poşet ekmek ve yorgunluk oğlu bilgisayar başında başka bir kıtaya göçmüş kızı aynalarda filtre arıyordu yüzüne aynı evde dört ayrı yalnızlık büyütüyorlardı aynı mutfaktan beslenip ayrı uçurumlardan düşüyorlardı akıllı ekranlar açık kimsenin birbirine sesi yoktu kimsenin kimseye dokunuşu yoktu eskiden mahalleler vardı kapı önü sandalyeleri çekirdek kabukları ikindiden akşama uzayan dedikodular bir kadın bir tabak dolma götürürdü komşuya bir çocuk düşüp dizini yaralasa tüm sokağın canı yanardı kimsenin zili korku gibi çalmazdı