Kimilerine eksik bir adam gibi görünsem de, yüreğim biliyor ki şu anda dünyada, yaşamının anlamına varmadan kader rüzgärının önünde sürüklenip giden milyonlarca kişiye göre fazlalıklarım da var.
Bazı kitaplar büyük olaylar anlatmaz. Dünyayı değiştirmez, çarpıcı finaller kurmaz, okuru zekâ oyunlarıyla şaşırtmaya çalışmaz. Ama yine de insanın içine yerleşir. Melanie Klein, Melanie Klein! tam olarak böyle bir kitap.
Cem Tunçer’in kısa ama yoğun metni, ilk bakışta sıradan bir ilişki hikâyesi gibi görünüyor: İşsiz, biraz kaybolmuş bir genç adam ve neredeyse “fazla kusursuz” görünen bir kadın. Fakat kitap ilerledikçe bunun bir aşk hikâyesinden çok, bir “ideal yaratma” hikâyesi olduğunu fark ediyoruz.
Burcu karakteri sadece güzel bir kadın değil; piyano çalıyor, resimle ilgileniyor, entelektüel referanslar kuruyor, Melanie Klein okuyor, Bach seviyor. Yani bir insan olmaktan çok, bir zihinsel kurguya dönüşüyor. Erkek karakterin gözünde Burcu giderek gerçekliğini kaybediyor ve bir imgeye dönüşüyor. Belki de romanın en güçlü tarafı burada başlıyor.
Çünkü kitap aslında şu soruyu soruyor:
Bir insanı gerçekten sevebilir miyiz, yoksa sadece kafamızda yarattığımız versiyonunu mu severiz?
Bu soru kitabın her satırında dolaşıyor. Tunçer bunu bağırarak değil, oldukça sakin ve sade bir dille yapıyor. Kitabın anlatımı gösterişli değil; aksine bilinçli şekilde “küçük” tutulmuş. Ama tam da bu yüzden etkili. Çünkü metin, karakterlerin boşluklarını okura bırakıyor.
Kitabı okurken en çok hissettiğim şey melankoli oldu. Büyük trajediler yok belki ama sürekli bir eksiklik hissi var. Sanki herkes biraz geç kalmış, biraz yanlış anlamış, biraz da kendi hayaline kapılmış gibi.
Melanie Klein isminin seçimi de boşuna değil elbette. Psikanalizle doğrudan teorik bir ilişki kurulmasa bile, kitabın tamamında insanın kendi iç dünyasını başkasına yansıtması fikri hissediliyor. Karakterler birbirlerini olduğu gibi değil, ihtiyaç duydukları biçimde görüyorlar.
Belki de bu yüzden kitap bittikten sonra