İnsan bazen birini değil, o kişide bıraktığı aks-i seda’yı, ruhunda tortullaşan hatırayı ve alışkanlık diye kutsadığı o müphem bağları tasfiye eder. Zira en zor olan gitmek değil, kalanın içindeki izleri inkâr edebilmektir.
(...)dini, hem sol harekete, hem de radikal İslamcı harekete karşı kullanmak, ABD'nin istediği "devlet kontrolündeki İslamın iktidarda olduğu ülkelerle sıcak ilişkiler kurabilmek için, din üzerindeki baskının daha da yumuşatılması gerekiyordu. Geleneksel yaklaşım geçerliyken, yukarıdaki amaçları gerçekleştirmek mümkün görünmüyordu. Bu aşamada uyduruk "Türk-İslam Sentezi" yaması devreye sokuldu. Aslında "Türk İslam Sentezi" bir paravan işlevi görüyordu. Irkçı-faşist eğilimli unsurlar, oportünist dinciler ve bunlar tarafından kullanılabilen "renksizler" için Türk-İslam sentezi, gerçek kimliklerini gizlemenin bir aracıydı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar Türkiye'de gerçekleşen tüm düzenlemeler (Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, Atatürk İnkılapları, vb.) kitlelerin istek ve iradesi dışında, "memleketin sahipleri" tarafından gerçekleştirildi. Bütün bu süreç boyunca hiçbir ''yenilik", kitlelerin istek ve baskısı sonucu ortaya çıkmadı. Sürekli olarak, "güdenler" tarafından "güdülenler"e empoze edildi. "Çok Partili Rejim"e geçişte de durum aynıydı. Zaten gerçek anlamda bir "çok partili rejim" söz konusu değildi. Ceza yasasının "ünlü" maddeleri, genel hukuki çerçeve, devlet yönetim zihniyeti, Kürt sorunundan kaynaklanan "kısıtlar", fanatik bir sosyalizm düşmanlığı veri iken, ancak düzen partilerinin yaşama şansı vardı.