Romanımız, Fransız sömürgelerinden biri olan Mauritius adasına gelen bir gezginin, Port Louis şehrinin biraz dağlara doğru uzanan bölümünde yer alan ve artık terk edilmiş iki kulübeyi fark etmesi ve orada yanına gelen bir ihtiyarın, bu gezginin de isteği üzerine bu kulübelerde yaşamış insanların öyküsünü anlatmasıyla başlıyor. Bu ihtiyar artık romanın sonuna kadar anlatıcımız haline geliyor ve Bernardin'in tüm fikirlerini bize aktarıyor.
Uygarlığın, özellikle de onun toplumun sınıflara bölünmesine neden olan kurallarının yalnızlığa terk ettiği iki kadın, Marguerite ve Madam de la Tour, teselliyi bu uzak adada, hatta bu adadaki az sayıda olan insanlardan da uzakta, dağların eteğinde yaşamakta buluyor, bir başka deyişle "saf" olan doğaya dönüyorlar. Marguerite henüz Paul'ü yeni doğurmuş, Madam de la Tour da Virginie'ye hamile. Bizim anlatıcımız olan ihtiyar da, biraz uzakta oturuyor olsa da, bu kadınların komşusu.
İşte kitabın ilk bölümü bize Paul ve Virginie'nin bu doğa içinde, adeta cennet bahçesinde serpilen Adem ve Havva gibi büyümesini anlatıyor. Uygarlığın tüm kötülüklerinden uzakta, sınıf nedir bilmeyen, azla yetinen, sadece iyilikten ve doğanın kendilerine sağladığı zenginlikten keyif alan çocuklar bunlar. Paul tüm mutluluğu hassasiyeti ve çalışkanlığından, Virginie ise başkalarına yardımın sağladığı tatminden alıyor. Okuma yazma bilmiyorlar, kitaplardan bihaberler. Anneleri onları iyi birer Hristiyan olarak yetiştiriyor fakat onların dini algılayışları esasında kitaplarda veya kiliselerde verilen vaazlarda anlatılan büyük anlatılara değil, doğrudan doğa ile ilişkilerinden çıkardıkları sonuçlara dayanıyor.
Anneleri ve hizmetçileri olan köleler çok iyi birer insan olsalar da, ne de olsa uygarlığın içinden gelen kişiler. Bu iki çocuk ise uygarlık tarafından