Çağdaş Kocabıyık

Çağdaş Kocabıyık
@Chaghdashko
5/10
·128 syf.··
2026 9. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 27 Mayıs 2026 10:10
İngiltere'de 1931 yılında düzenlenen bir bilim konferansında başını Boris Hessen'in çektiği Sovyet delegasyonunun bu bildirisi, Marksist tarih anlayışının ve diyalektik materyalizm yöntemiyle üretim güçleri ile toplumsal ilişkilerin sürekli çatışmasının değerlendirilmesinin bir özetidir. Fakat, başlığı Newton olarak belirlemesine karşın, oraya herhangi başka bir bilim insanının ismini de koysa olurdu; zira anlatmaya çalıştıklarının Newton'a özel hiçbir yanı yok. Daha ziyade bilim faaliyetinin egemen üretici güçlerin beklentisiyle nasıl örtüştüğüne ve kapitalizmin tarihî safhalarına çok daha fazla odaklanıyor. Bu açıdan bir bilim konferansında okunmak için çok yetersiz bir metin olduğunu düşünüyorum. Sonunu kapitalizmin sonunda sosyalizme evrileceği beylik düşüncesiyle bitirmesinden de aslında siyasi bir bildiri olarak okunmalı. "Bilim tarihine bakışı kökten değiştiren bir metin" olarak kitabın arka kapağında da epey övülmüş ama bu görüşler 1931 senesinde de çoktan olgunlaşmıştı. Hele günümüz için yeni olabilecek hiçbir yanı yok. Zaman geçirmek için okunabilir elbette ama beklentiyi yüksek tutmamak gerek.
Newton'ın Principia'sının Toplumsal ve İktisadi KökleriBoris Hessen · Yordam Kitap Yayınları · 201955 okunma
Reklam
8/10
·384 syf.··
Beğendi
·
2026 7. kitabı
·
19 günde okudu
·
Okunma: 12 Mayıs 2026 03:28
Serinin bu dördüncü kitabında nihayet Paris'i ve bitmek bilmeyen lahana tasvirlerini bıraktık, serinin ilk kitabının da geçtiği Plassans'a döndük. Burası küçük kasabalıların ikiyüzlülükleriyle hep daha çok ilgimi çekiyor. Bu "kasaba eşrafı" denen kesim dünyanın her yerinde mi aynı olur! Arada spoiler (hazdurduran, sürprizkaçıran) olursa affola. İlk kitapta Pierre Rougon ile karısı Félicité'nin tam da Napoléon darbe yaparken yükselişini okumuştuk. Bu kitapta aradan biraz zaman geçmiş, taşlar yerine oturmuş, bu çift tam böyle tüm siyasi rakiplerin ortasında, tarafını da belli etmeden herkesi ağırlayan, Plassans sosyetesinin ağır taşları haline gelmiş. Fakat şehirde bir sorun da var; bu şehir son seçimlerde gitmiş, eski kralcılardan bir markiyi milletvekili seçmiş. İktidar elbette kızgın. Kuzeyde imparator tüm gücüyle hüküm sürse de güney illerinde henüz tam da otoriteyi sağlama almış değil. Cumhuriyetçiler çok azınlık kalsalar da, kralcılar ya da Orleansçılar adı verilen grup hâlen güçlü ve bu iki muhalefet partisinin hâlâ imparatora karşı birleşebilme yetisi var. İşte tam da bu noktada Paris'teki kimliği meçhul bir "bakan" son derece makyavelist bir stratejiyle Plassans'ı hükümet tarafına yaklaştırmak ve kralcılarla iktidar partisini uzlaştırmak yönünde bir plan yapar ve bir rahip şehre ayak basar… Elbette biz bunları romanın içinde yer yer edilen imalar ile görüyoruz. Romanın anlatım tarzı da bu türden imaları anlayıp yorumlama becerimize güveniyor. Dönemin okuru için çekirdek çerez olan bu işler bizim için elbette zor, ama yine de ilk romandan itibaren seriyi takip eden biri bu bilgilere vakıf oluyor. Zira bu arka plan bize ilk romanda gayet net bir şekilde verilmişti. Kısacası, bu roman, din kullanılarak Plassans gibi güneydeki kırsal ve küçük illerin hükümet
Plassans PapazıEmile Zola · Yordam Kitap · 2021153 okunma
İnsan acıya nasıl tahammül edebiliyor?
10/10
·172 syf.··
Beğendi
·
2026 4. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 22 Mart 2026 01:31
Eliade'nin bu son derece zengin eseri, insanın tarih boyunca bireysel olarak acıya nasıl tahammül edebildiği ve acı karşısında bulduğu çözümlerden biri olan döngüsel zaman anlayışı kavramını merkezine alan bir deneme. Farklı halkların mitolojilerindeki birçok hikâyenin bu anlayışla nasıl şekillendiğini bize gösteriyor. Fakat Eliade'nin bu denemesinin sadece döngüsel zamanı merkezine alan "ilkel" insanın tarihi reddeden anlayışını ele aldığı da sanılmamalı. Özellikle denemenin sonlarına doğru insanı tarih yapıcı özelliğiyle tanımlayan ve böylece zamanın ve olayların asla geri döndürülemez olduğu savını ileri süren "modern" insanın bulduğu tahammül çözümlerini de irdeliyor. Burada Eliade'nin yaptığı bu felsefi yaklaşımların hangisinin daha doğru gözüktüğünü sorgulamak değil. O daha ziyade bu yaklaşımların kendi açılarından acıya nasıl çözüm ürettiklerini ve toplumların bunları ne dereceye kadar sahiplendiklerini sorguluyor. Bir yandan da, semavi din geleneğinin kendisinden önceki din anlayışına göre tarihe bakışındaki farklılıkları ortaya koyuyor ve bu yeni dinî geleneğin "ebedi dönüş miti"nden kopmuş insan için nasıl kaçınılmaz olduğunu da gösteriyor. Elbette, Eliade bu felsefelerin çoğunlukla öncelikle elitlerin derdi olduğunu ve toplumların birçok geleneği birbiri içinde eriterek yaşatmakta bir sorun görmediğini ve acıya karşı halkın çözümünün genellikle aklına gelen her çareyi uygulamak olduğunu da ekliyor. Örneğin, Nevruz'un kutlandığı şu günlerde (bile isteye siyasileştirilmesini göz ardı edersek) ilkel ve modern tarih algısının nasıl bir arada yaşadığını görmek de Eliade'yi doğrular nitelikte. Çeviri metin, bir sürü dilbilgisi hatasıyla zaman zaman okunması zor bir hâl alıyor, fakat eserin kendisinin dili akademik olmaktan çok uzak olduğu için yeterince
Ebedi Dönüş MitiMircea Eliade · Dergah Yayınları · 2017147 okunma
9/10
·128 syf.··
Beğendi
·
2026 3. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 07 Mart 2026 02:42
Romanımız, Fransız sömürgelerinden biri olan Mauritius adasına gelen bir gezginin, Port Louis şehrinin biraz dağlara doğru uzanan bölümünde yer alan ve artık terk edilmiş iki kulübeyi fark etmesi ve orada yanına gelen bir ihtiyarın, bu gezginin de isteği üzerine bu kulübelerde yaşamış insanların öyküsünü anlatmasıyla başlıyor. Bu ihtiyar artık romanın sonuna kadar anlatıcımız haline geliyor ve Bernardin'in tüm fikirlerini bize aktarıyor. Uygarlığın, özellikle de onun toplumun sınıflara bölünmesine neden olan kurallarının yalnızlığa terk ettiği iki kadın, Marguerite ve Madam de la Tour, teselliyi bu uzak adada, hatta bu adadaki az sayıda olan insanlardan da uzakta, dağların eteğinde yaşamakta buluyor, bir başka deyişle "saf" olan doğaya dönüyorlar. Marguerite henüz Paul'ü yeni doğurmuş, Madam de la Tour da Virginie'ye hamile. Bizim anlatıcımız olan ihtiyar da, biraz uzakta oturuyor olsa da, bu kadınların komşusu. İşte kitabın ilk bölümü bize Paul ve Virginie'nin bu doğa içinde, adeta cennet bahçesinde serpilen Adem ve Havva gibi büyümesini anlatıyor. Uygarlığın tüm kötülüklerinden uzakta, sınıf nedir bilmeyen, azla yetinen, sadece iyilikten ve doğanın kendilerine sağladığı zenginlikten keyif alan çocuklar bunlar. Paul tüm mutluluğu hassasiyeti ve çalışkanlığından, Virginie ise başkalarına yardımın sağladığı tatminden alıyor. Okuma yazma bilmiyorlar, kitaplardan bihaberler. Anneleri onları iyi birer Hristiyan olarak yetiştiriyor fakat onların dini algılayışları esasında kitaplarda veya kiliselerde verilen vaazlarda anlatılan büyük anlatılara değil, doğrudan doğa ile ilişkilerinden çıkardıkları sonuçlara dayanıyor. Anneleri ve hizmetçileri olan köleler çok iyi birer insan olsalar da, ne de olsa uygarlığın içinden gelen kişiler. Bu iki çocuk ise uygarlık tarafından
Paul ile VirginieB. S. Pierre · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20192,113 okunma
7/10
·148 syf.··
Beğendi
·
2025 27. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 30 Aralık 2025 23:13
Halikarnas Balıkçısı'nın bir tür Mitoloji 101 gibi okunabilecek bu eserini oldukça keyifli buldum. Temel olarak Olimposlu tanrılar ve onların Anadolu'daki kökenleri üzerine olan bu kitabın her satırında "Mavi Anadolu"cu akımın yoğun etkisini hissediyorsunuz. Hele ki Kybele başlı başına bir deryadır. Keşke kendisi sadece onun üstüne derli toplu bir çalışma yapmış olsaydı. Balıkçı çok özet olarak ama net bir şekilde onun için Anadolu'daki Pessinus kentinde ve Roma'da düzenlenen festivalleri aktarır. Bu iki festival de doğanın önce ölümü ve ardından ilkbaharda doğumu ile ilgilidir. Burada ölen ve doğan Kybele'nin sevgilis Attis'tir. Yazar bu bayramların bugünkü nevruz, hıdrellez ve hatta İsa'nın yeniden dirilişine denk düşen Paskalya'nın kökeni olduğunu iddia eder ki, Asya'da da görülen bu adetlerin ille de Kybele miti kaynaklı olduğunu kanıtlamak zordur. Anadolu versiyonunda hiyerogamos adlı tanrıların kutsal evlenmesinin yeryüzündeki temsili önemli bir yer tutarken, daha geç dönemde Roma'da yapılan festivalde bunun ortadan kalktığını görürürüz. İki festivalde de başrolde Kybele'nin sevgilisi Attis vardır ki, bu Attis penisini kesmiştir. Pessinus festivalinde Kybele'nin rahibi olmak isteyenler Attis gibi penislerini keserek toprağa gömerler. Bu hem bir fedakarlık, hem de toprağı o penis ile dölleyerek baharın gelişine katkı amacıyla yapılan bir kurban etme işlemidir. İşte tam bu noktada Balıkçı bizim sünnet adetinin kökenini doğrudan buraya bağlar. Hatta sünnet derisinin toprağa gömülmesi adetini de bununla ilişkilendirir. Bu oldukça tartışmalı ve acele bir yorum gibi gözükür. Zira Antik Mısır'da da bu adet, Kybele kültüyle hiç ilgisi olmayarak, mevcuttu. Belki bu adetin kökenini daha da eskilerde aramak gerekir. Balıkçı bunun gibi adetlerin tamamen dinsel olduğunu ve
Anadolu TanrılarıHalikarnas Balıkçısı · Bilgi Yayınevi · 2005564 okunma
Reklam