Serinin bu dördüncü kitabında nihayet Paris'i ve bitmek bilmeyen lahana tasvirlerini bıraktık, serinin ilk kitabının da geçtiği Plassans'a döndük. Burası küçük kasabalıların ikiyüzlülükleriyle hep daha çok ilgimi çekiyor. Bu "kasaba eşrafı" denen kesim dünyanın her yerinde mi aynı olur!
Arada spoiler (hazdurduran, sürprizkaçıran) olursa affola. İlk kitapta Pierre Rougon ile karısı Félicité'nin tam da Napoléon darbe yaparken yükselişini okumuştuk. Bu kitapta aradan biraz zaman geçmiş, taşlar yerine oturmuş, bu çift tam böyle tüm siyasi rakiplerin ortasında, tarafını da belli etmeden herkesi ağırlayan, Plassans sosyetesinin ağır taşları haline gelmiş. Fakat şehirde bir sorun da var; bu şehir son seçimlerde gitmiş, eski kralcılardan bir markiyi milletvekili seçmiş. İktidar elbette kızgın. Kuzeyde imparator tüm gücüyle hüküm sürse de güney illerinde henüz tam da otoriteyi sağlama almış değil. Cumhuriyetçiler çok azınlık kalsalar da, kralcılar ya da Orleansçılar adı verilen grup hâlen güçlü ve bu iki muhalefet partisinin hâlâ imparatora karşı birleşebilme yetisi var. İşte tam da bu noktada Paris'teki kimliği meçhul bir "bakan" son derece makyavelist bir stratejiyle Plassans'ı hükümet tarafına yaklaştırmak ve kralcılarla iktidar partisini uzlaştırmak yönünde bir plan yapar ve bir rahip şehre ayak basar…
Elbette biz bunları romanın içinde yer yer edilen imalar ile görüyoruz. Romanın anlatım tarzı da bu türden imaları anlayıp yorumlama becerimize güveniyor. Dönemin okuru için çekirdek çerez olan bu işler bizim için elbette zor, ama yine de ilk romandan itibaren seriyi takip eden biri bu bilgilere vakıf oluyor. Zira bu arka plan bize ilk romanda gayet net bir şekilde verilmişti.
Kısacası, bu roman, din kullanılarak Plassans gibi güneydeki kırsal ve küçük illerin hükümet