Baştan başa insancıl bir Hristiyanlık anlatısıyla örülü, gizem ve korku öğelerinin öyküyü sürüklediği ve aynı zamanda belki de edebiyat tarihindeki en sağlam ve hayranlık uyandırıcı karakterlerden birini, Jane Eyre'i bize tanıtmış olan harika bir roman.
Evet, evet tesadüf öğeleri günümüz anlayışımıza göre dalga geçilecek kadar yapay. Zaten Jane de gerçek olamayacak kadar güzel. Fakat bu eksik bulduğum yönler bu romanın ve ana karakterinin parıltısına gölge düşüremiyor.
Bana bu romanın ruhunu özetleyen bir bölümünü örnek göster deseler hiç düşünmeden aşağıdaki alıntıyı verebilirim. Jane'in Lowood günleri. Öksüz Jane'imiz oraya gelmeden önce yanında kaldığı akrabası Mrs. Reed'in kendisine karşı son derece acımasızca ve adil olmayan davranışlarından arkadaşı Helen'e dert yanmaktadır. Her düşüncesi kızgınlık ve öfke doludur. Öyle ki, o evde yaşadıkları her aklına geldiğinde içindeki öfke bedenine sığmamacasına onu ele geçirir. Helen ise ona kendi inancını aşağıdaki şekilde paylaşır:
> Sana karşı kötü davranmışsa kuşkusuz senin kişiliğini sevmediği içindir. Nasıl ki Miss Scatcherd de benim kişiliğimi hiç beğenmiyor. Ama sen de onun sana her dediğini, her yaptığını, nasıl ince ince anımsıyorsun ya! Onun haksızlıkları senin duygularının üzerinde ne derin izler bırakmış! Oysa ben duygularımın üzerinde böyle bir iz taşımıyorum. Yengenin kötülüğünü, bunun sende uyandırdığı ateşli öfkeyi unutabilsen daha mutlu olmaz mısın? Bence yaşam çok kısa. Günlerimizi kin gütmekle, bize yapılan kötülüklerin çetelesini tutmakla geçirirsek çok yazık! Bu dünyada hepimizin, her birimizin bir sürü kusuru olduğu su götürmez. Ama, bir gün gelecek, umarım yakında bir gün, bu kusurları ölümlü bedenlerimizde bırakıp sıyrılacağız. Bu et yüküyle birlikte bütün günahlarımız, bayağılıklarımız