Görece biraz geç tanıdığım, ama iyi ki tanıdım dediğim bir yazar daha (“yazarlar ve kitaplar kendilerini okutacakları zamanı kendileri seçer” savım –en azından benim için- bir kez daha doğrulanıyor). Kendinize vereceğiniz oldukça tatlı bir armağan olacaktır, “İnsanlar”ı okumak. Hem ilginç konusu ve başarılı kurgusuyla, kimi zaman mizahi ve çokça sarkastik üslubuyla, akıcı ve sürükleyici anlatımıyla, hem de şahane tespit ve mesajlarıyla…
Kitap, bir matematik profesörünün, asla ispatlanamaz denilen bir matematik teoremini ispatlaması ve bunun akabinde de bir uzaylının olduça tekinsiz görevlerle Dünya’ya gönderilmesiyle başlıyor. Sonrası ise olaylar olaylar!..
Kitap boyunca, uzaylı karakterimiz insan olmayı deneyimlerken, biz de insan ırkının birer üyesi olarak kendimizi bir uzaylının gözünden seyrediyoruz. Yeri geliyor onun bize dair –haklı- negatif tespitleriyle mahcup oluyoruz, yeri geliyor insan olmanın değerine dair gözlemleriyle gülümsüyoruz. Bağ kurmak, sevmek & sevilmek, duygular, arkadaşlar, aile, sanat, aşk, gülümsemek, hatta çay içmek bile… bunların insan olmaya ait aslında ne kadar farkında olmadığımız, ama ne kadar büyük armağanlar olduğunu görüyoruz. (Kitabı okuduktan sonra artık her çay içtiğimde aklıma uzaylı karakterimizin çayla ilgili söyledikleri geliyor. :) ) Onun, kendi ırkının bütün acılardan, hatalardan, hayal kırıklıklarında ve çabalardan uzak “mükemmel” varoluşunun anlamsızlığını sorgulayıp, bütün defolarına rağmen insan varoluşuna hayranlık duymaya başlamasını izliyoruz.
Kurgu atmosferi olarak bakarsak, kitapta tabii ki genel olarak nahif bir ton hâkim olmasına rağmen, yazar olay örgüsü içinde yer yer gereken o tekinsiz atmosferi çok iyi yaratmış ve gerilimin dozunu çok iyi tutturmuş. O atmosfere okuyucuyu o kadar iyi çekebilmiş ki, iki