Okur
Sabitlenmiş gönderi
Asena Narin
Odysseia'yı inceledi.
422 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
İnsan olmak zordur, kolay olduğunu söyleyenlere itibar etmeyin. Pek çokları "gerçek" denen illüzyonun peşinde koşarak tükenmiş; kalplerinin taşlaşmışlığını bile fark edemeden göçüp gitmişlerdir bu dünyadan. Pek azı insan olabilmiş, kalabilmiştir; onlar da yüreklerinde koca bir sızı taşımakla yükümlüdür. Şifacılığın en sanatsal hali ozanlarda görülür herhalde. Çağlar boyunca anlattıkları büyülü hikayeler insan olmanın sızısını biraz olsun dindirmiştir. Bizler, atalarımız gibi, asla anlayamadığımız bir dünyanın içinde sıkışıp kalmış durumdayız halen. Ve tıpkı onlar gibi yaralarımıza güzel öyküler basıyoruz tuz yerine. "Gerçek" ile karşılaşmanın acısını hayallere yolculuk yaparak hafifletiyoruz. O yolculukların en güzellerden biri de Odysseia benim gözümde. Odysseia'yı okuduysanız kardeşi İlyada'yı da çoktan okumuşsunuzdur, diye tahmin ediyorum. Okumadıysanız mutlaka okuyun. Şöyle bir dipnot geçmek isterim ki İlyada'yı okumak gerçekten meşakatlidir. Destanın güzelliği, hele Hephaistos'un Akhilleus'a yaptığı zırh ve silahların üzerindeki işlemelerin neredeyse sayfalardan çıkıp kendi kendine hareket edecek kadar nefis betimlenmesi gibi hayranlık uyandırıcı detaylar tabii ki tartışılmaz. Fakat on beş bini aşkın dizelik uzun bir destanın Truva Savaşı'nın yalnızca elli bir günlük zaman dilimini anlatıyor olması, kısıtlı bir mekanda geçmesi, çok fazla karakter içermesi, üzerine savaşın boğucu atmosferi okurun yer yer usanmasına sebep olabilir. Ancak Odysseia'nın gerçekten tadına varabilmek için ödenmesi gereken ufacık bir bedeldir bu. Çünkü bu ikisi, günümüz roman serileri gibidir ve gerek karakterler gerekse referans verilen olaylar bakımından birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. İlyada'yı okumadan Odysseia'yı okumanın korkunç bir hata olduğuna inanıyorum; Odysseia'nın İlyada'dan kat be kat güzel olduğuna inandığım gibi. Çünkü Odysseia merak uyandırıcı bir olay örgüsüne sahiptir, sirenleri olsun cadıları olsun fantastik unsurları yüksektir, karakterleri akılda tutmak çok daha kolaydır. Esasında çilekeş bir adamın evine dönme çabasını anlatıyor olsa da itiraf etmeliyim ki çok ama çok eğlencelidir. Evet; çilekeş bir adamın evine dönme çabası. Odysseus Truva Savaşı bittikten sonra İthake'ye geri dönmek üzere yelken açar fakat yolda başlarına gelen bir dizi felaket onları alıkoyar. Aslında her şey yedi ölümcül günahtan da biri olan açgözlülük ile başlar. Odysseus ve mürettebatı rüzgarın onları Kikonların kentine sürüklemesi üzerine burayı yakıp yıkar, her şeyi yağmalarlar. Odysseus arkadaşlarına geri dönmelerini söyler ancak yetinmesini bilmez ve yiyip içmeye devam ederler. Yardım gelince pek çoğu ölür, kaçabilenler yola devam eder. Bu aslında başlarına gelen yalnız ilk değil en hafif şeydir desek yeridir. Neler yoktur ki kaderin onlar için hazırladığı felaketler arasında? Nilüferyiyenler, kikloplar, güzel ve korkunç büyücüler... Odysseus evine geri dönebilecek midir? O bunları yaşar iken bir yandan da İthake'deki evinde başka felaketler olmaktadır. Herkes senelerdir haber alamadıkları Odysseus'un öldüğünü zanneder, geride bıraktığı güzeller güzeli ve soylu karısı Penelopeia'nın başına pek çok talip üşüşmüştür. Bu talipler bütün gün sarayda yiyip içmekte, eğlenceler düzenlemekte, Odysseus'un servetini yağmalamaktadır. Penelopeia içlerinden birini seçene dek gitmeyeceklerine de ant içmişlerdir. Gözleri yaşlı Penelopeia bu talipleri binbir türlü oyunla oyalasa da artık bir karar vermesi gerekmektedir. Truva Savaşı esnasında minicik bir bebek olan oğlu Telemakhos büyümüş, babası gibi yiğit ve akıllı bir delikanlı olmuştur. Babasının izini bulmak üzere evden ayrılır ve o da bir dizi yolculuğa çıkar. Olayları uzun uzun anlatarak kitabı okumamışların merakını köreltmek, okumuşların canını sıkmak gibi bir niyetim yok. Kitabımızın konusu özetle böyle. Gelelim kişisel notlarıma. - Destanda bugün edebiyat ve sinemada alışılageldik "paralel kurgu" ve "geriye dönük anlatım" gibi tekniklerin ustaca kullanıldığını söyleyebilirim. Paralel kurgudan kastım Odysseus ve Telemakhos'un yolculuklarının aynı anda işlenmesi ve yollarının İthake'de kesişmesidir. Odysseus'un başına gelenleri ise kronolojik sıra ile değil parça parça öğreniriz; bazen tanrıların söyledikleri, bazen Telemakhos'un ziyaret ettiği Menelaus ve Nestor gibi kişilerden dinledikleri, bazen ise Odysseus'un anlatımları ve bizzat destanın zaman çizgisinde yaşadıkları ile. Bu maceranın yer yer kısa tekrarları sayesinde her şey kafamıza güzelce yerleşir. Bu sayede destan hem akıcı hem merak uyandırıcı bir nitelik kazanır. - İlyada'da Truva Savaşı'nın nasıl bittiği, karakterlerin akıbetlerinin ne olduğu gibi pek çok soru yanıtsız kalmıştı. Özellikle Truva Atı olayına hiç değinilmemesi beni şaşkınlığa uğratmıştı. Tüm bunların sonunda uğruna pek çok kahramanın can verdiği Helene'ye ne olmuştu? Akhilleus? Peki ya Menelaos? Tüm bunların cevabını bu destanda öğrenebilmek beni çok mutlu etti. Üstelik İlyada'da tanıştığımız karakterleri tekrar görebilmenin uyandırdığı tanıdıklık hissi çok hoştu. - "Konukseverlik" ve onun ne kadar önemli olduğu destanın sayısız yerinde işlenmiştir. Birisi evine gelen bir yabancıyı önce güzel bir köşeye oturtup önüne yemekler sunar, ancak en iyi şekilde ağırladıktan sonra misafirine kim olduğunu ve hikayesini sorar. Giderken de ona güzel hediyeler verir ve yolculuğunun rahat geçmesi için elinden gelen bütün yardımı yapar. Kişinin ne kadar sefil görünümlü olduğuna bakılmaz çünkü tanrıların zaman zaman insanları sınamak için dilenci kılığında insanların karşısına çıktığına inanırlar. Odysseia, konukseverlik kadar bir başka kavram üzerinde de önemle durmaktadır: konukseverliğin suistimali. İlyada'da bütün felaketler Paris'in Menelaus'un onu evinde dost canlısı bir şekilde ağırlamasına karşılık karısını kaçırması yüzünden filizlenmişti. Burada ise Odysseius'un sarayında misafirliği kötüye kullanan talipleri görürüz ve yine soylu bir adamın karısına göz dikme motifi mevcuttur. - Destanın esasında iki kadın arasındaki zıtlık üzerine kurulu bir yapısı vardır. Bu zıtlık Penelopeia'nın temsil ettiği iffetli, akıllı ve iyi kadın ile Klytemnestra'nın temsil ettiği ahlaksız, kötü kalpli kadındır. Destanın pek çok yerinde aktarıldığı üzere Agamennon'un eşi Klytemnestra, Agamennon Truva Savaşı için ülkesi Miken'i terk ettiğinde Aigisthos isimli bir adamla beraberlik yaşamaya başlamıştır. Agamennon ülkesine vardığında onu son derece güler yüzle karşılar ve şerefine bir eğlence düzenler. Ardından Aigisthos ile birlik olup kocasını öldürür. Oğlu Orestes ise Klytemnestra ve Aigihthos'tan babasının intikamını korkunç bir şekilde alır. Penelopeia ise tüm erkeklerin güzelliği kadar zekası ve iyi huyuna da aşık olduğu bir kadındır ve kocasının öldüğünü düşünmesine rağmen bir gün olsun başka bir adamla evlenmek istememiştir, talipleri sarayında malını mülkünü yağmalarken o bütün gün ağlar ve tanrılara yakarır. Ancak kocasının dönüşü ile birlikte çektiği acıların müfakatını almış, yeniden mutlu bir kadın olmuştur. Platon, Homeros'u didaktik olmamakla eleştirse de Homeros esasında üstü kapalı bir şekilde mesajını vermiştir. - Destanın içerisinde mitolojiye aşina olanların daha önce duymuş olabileceği pek çok mini-destan var. Bunları kah ozanlar şölenlerde anlatıyor kah karakterlerimiz birbirine. Ozan Demodokos aracılığı ile Aphrodite'nin Hephaistos'u Ares ile aldatması ile Truva Atı hikayesini oldukça keyifli bir anlatımla öğreniyoruz. Soyu lanetli Agamennon'un trajik sonu da uzun uzun anlatılıyor. Aklıma gelenlerin haricinde daha pek çok öykünün varlığı destana ayrı bir tat katmış ve maceralar arasında ufak bir soluk görevi görmüş. Umarım insanlık kültünün her zaman Odysseia gibi insanın güzel hayaller ile aklını kutsadığı tılsımlı hikayeleri olur. Esenlikler!
Odysseia
8.8/10
· 2.650 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
13