İnsanın her şeye alışabilmesi, yaşamasını sağlar ama anlamını yok eder.
Zihin hem seni koruyan şey hem de seni yoran şey.
Hem anlam üretiyor hem anlamı bozuyor.
Kendi kendine çelme takabilen tek sistem.
İnsan olarak beni gerçek anlamda en çok üzen durum, insanın her şeye alışmak üzerine var olması. Bu konu üzerinde basit ve yargılayıcı şekilde kestirip atsa da o büyük düşünürler.
Örneğin: “Böyle olmasaydı yaşam çekilmez olur ve hiç yaşanmazdı.” gibi sözlere sahip, hayatı yendiğini ya da tanıdığını düşünenler. Her daim saygı duyuyorum.
Fakat… katılmıyorum. Bu ve benzeri düşünceleri sorgulamaya dair durumlar, inançlılar tarafından Tanrı’ya baş kaldırma olarak algılanıyor. Aksine, zaten yaşamda kitapların ve insanların hep aynı sorunları çözemiyor olmasının temel sorunu; yaşama entegre olmamızı sağlayan beynin, sınırlar ve zaman çerçevesinde, yaşama dahil olan herkes için bir cevap arayışını sonlandıramamasıdır.
Tanrıdan dem vurmuşken… Ne kadar acı… Kusursuz bir gücün sunduğu hayatın parçası olan bir insanın, “ben bunu hak etmedim” demesi.
Tanrı için insanın her şeye alışmasından çok daha kontrolsüz bir durum, “ben bunu hak etmedim” fikri. Beni gerçek anlamda üzen konu: (varsa) Tanrı’yı da bu konuda bulunduğu gerçeklikten çıkaramıyorsa, yaşamın gerçek nedenini sınırlayan ve var oluşu zaman içerisinde sancıya çeviren gerçek, gerçekten tüm bunları kaldıracak kadar güçlü mü? İşte burada ince bir çizgi var.
Doğa, hayat, hatta varsa Tanrı… Bunların hiçbiri “hak” üzerinden işlemiyor olabilir.
Hak kavramı, insanın kendi iç düzenini korumak için ürettiği bir terazidir. Evrenin terazisi değil.
Ne acı… Sınırlar aşılamaz şekilde üretildiği için yine başa döndük… İnsanın her şeye alışabilmesi, yaşamasını sağlar ama anlamını yok eder. Umarım zafer, inananların ya da