Saydıklarımız der ki; “Sabır ile dut yaprağı atlastan kumaşa döner.” Ne kadar da doğru söylerler. Keza bu Babil’de ölüm İstanbul’da aşk’ta da öyle bir şeydir. Peki doğru olan neydi. Dağ başında fütursuz bir meyve iken kazanlarda kaynayıp, ateşler de yanıp kağıt olmak mı? Yoksa üzerine kıymetli, kerametli sözler yazılan bir eser olmak mı? Hangisi uyardı bize kalp mi yoksa akıl mı?
Dünyaya gelişi fuzuli olmayan bir kişinin gönlünden dökülen beyitlere, sözlere dem vuran ve her nefeste bize bunu yaşatan İskender Pala’ya ne kadar teşekkür etsek azdır elbet. Bir divan aşığı olarak bu çağın adamı asla değilim, biliyorum. Lakin böyle eserlerde divanda edebiyatında nirvanaya ulaşmış Fuzuli’yi görmek ve şu an ki yetişen nesillere aktarmak tabi ki de taktir edilecek bir durumdur.
Velhasıl tasavvuf aşığı değil iseniz bu kitap size göre değildir. Çünkü bu kitap da “Mana’dan Madde’ye”, “Gönül’den Akıl’a”, “Soyut’tan Somut’a”, “Değer’den Değersiz’e” bir yol vardır ve akar gider. Biz mana düşkünlerine ilaçtır cümleler, severek isteyerek okuyup gideriz.
Kitaba değinecek olursak eğer; düşün ki elinizde bir kitap var ve kanlı canlı sizin her düşüncenizi her tavrınızı ve duygunuzu anlayabiliyor. Sizi sizden iyi yorumluyor. İnsani hiçbir duyguya düşmeden saf bir gerçek yorum ile karşı karşıya kalıyorsunuz. O an aklınızdan geçenler, ruh durumuzu ve içinizden geçirdiğiniz her şey ayan beyan ortadır. Şahsen böyle bir kitap ile ben karşılaşmak istemezdim. Şuan ben kendisini inceliyorum, onunda ben gibi bu şekilde inceleyip burada sizlere ifşa etmesini istemezdim. Belki de düşüncelerimden hareketlerimden o anki anlık düşüncelerimden utanır elime kitap dahi almaz idim. Yazarın konusu da işte budur. Hazine değerindeki bir kitabın elden ele dolaşarak 450 sene, içerisindeki şifreler ile