Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Müzeyyen,” dedim, kendi kendime, elimde Kürt börekleri ile dikildiğim kenardan, “çok güzelsin, çok.”
“Allah ruh güzelliği versin,” dedi bir tarafım. “Gözler ruhun aynasıdır,” dedi bir şarkı.
Duş aldım, tıraş oldum. Bir kahve yaptım kendime . Sigaramı sardım. Bir tek, şarkım türküm eksikti. O kadar kusur kadı kızında da olurdu. Zaten bu hayatta, her zaman bir şeyler eksikti. Ya da bana öyle gelirdi.
“Yatayım biraz,” dedim. “ Zor yatarsın,” dedi bir tarafım. Yokladım kendimi. Maşallahım vardı. Bu geceyi de uykusuz götürürdüm. Oturdum masaya, hikâyeyi çantadan çıkardım. Birbirimize baktık.
“Hikâye,” dedim, “gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da Yarım Kalan Hikâye koyalım.”
“Sen zaten neyi tamam ettin ki?”dedi bana.
“Aslında tam diye bir şey yoktur,” dedim “her tam, bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür.”
Bir köz kuyusunun dibine bağdaş kurup oturdum. Fark ettim ki, ilk kez, ne bir tarafım, ne de öbür tarafım, sadece ben ve külsüz, dumansız yangınım, dört yapraklı yonca, boru otu veya ayçiçeği gibi, tek taştan oyulmuş mücevher gibi yekpare, kendisi ve bitarafım.
“Aynadaki kadın benim zıttım,” demişti, “ ben ne kadar çok ev haliysem o , o kadar sokak. Ben sokulgan isem, o başını alıp giden. Ben gündüzüm, o gece …Çapkın, güçlü, özgür.”