Kitap bir felaketten ötürü yaşlıların hiç ölmediği, çocukların ise hiç büyümediği, bu sebeple de Japonya'nın kendini dış dünyaya kapattığı ve izole yaşadığı bir distopyayı anlatıyor.
Hiç ölmeyecek olsanız hayat sizin için nasıl olurdu?
Hikayedeki iki ana karakterden biri olan dede Yoşiro sayesinde bu soruyu kendimize sorup hiç ölmeseydik kendimize yine aynı özeni gösterir miydik ya da kendimizi ispatlamaya çalışır mıydık bunu sorguluyoruz.
Peki büyüyememek ve her gün acılar çekmek çevrenizdekiler için üzücü bir şeyken sizin normaliniz ise ?
Diğer ana karakterimiz olan Yoşiro'nun torununun torunu Mumei ise ölmeyen yaşlıların mı yoksa doğduğu andan itibaren yaşadıklarını normal olarak bilen çocukların mı yaşadığını düşünmemize sebep oluyor.
Yazar aynı zamanda izole ve felaket geçirmiş bir toplumda ne gibi değişimler olabileceğini, dilin, kanunların ve hatta kutlanan özel günlerin bu değişimlere nasıl adapte olabileceğini gösteriyor. Ülkede çeşitli besinlere ulaşım kısıtlı, yabancı dillerden geçen sözcüklerin kullanımı yasak ve cinsiyet ayrımı yok. Erkekler bir anda kadın, kadınlar erkek olabiliyor.
Peki bu bilinmeyen felaket ne ? Bence bu bilinmezlik kitapta bazı kopukluklara sebep olmuş. Distopyada belli neden-sonuç ilişkisi ile bir kural üzerine kurulan evren burada sanki kuralsızlıklar üzerine kurulu. Kitap bana her an biri "sütler artık siyah renkteydi" , "hayvanlar insanlara dönüşüyordu" diyebilir ve ne neden olmuş bilmediğimiz için bunlar mantıksız diyemeyiz gibi hissettirdi. Yazar distopik evreni oluşturabilecek tüm fikirlerini üst üste eklemiş, bu arada da olay örgüsü havada kalmış gibi.
Tüm bunlara rağmen diğer distopyalarda pek değinilmeyen bir değişimin ekoloji, kültür, sosyoloji ve dil üzerinde nasıl bir etkiye sebep olabileceği konusuna değindiği