İlk sayfalarda bir aşk hikâyesi okuduğumu sandım. Oysa
David Nicholls aşkın içinden geçerek bana zamanı anlatıyormuş.
Kitabın dili sade, akıcı ve duyguyu zorlamadan aktarmayı başarıyor. Karakterler kusurlarıyla gerçek hissettiriyor; bu da hikâyeyi daha etkileyici kılıyor.
Ancak bazı bölümlerde yıllar arasındaki geçişler nedeniyle karakterlerin dönüşümünü daha derin görmek isterdim. Özellikle bazı kırılma noktaları biraz daha detaylandırılabilirdi.
Yine de
Bir Gün , bende bir aşk hikâyesinden çok, zamanın, pişmanlıkların ve kaçırılmış ihtimallerin romanı olarak kaldı.
Bir GünDavid Nicholls · Epsilon Yayınevi · 20206,7bin okunma
Joseph Conrad ,bu iki öyküde adeta tam bir yaşam döngüsünü avuçlarımızın içine bırakıyor. Gençlik öyküsünde Marlow’un ilk deniz yolculuğuna eşlik ediyoruz. Sayfalardan adeta macera tutkusu ve umut fışkırıyor. Üst üste yaşanılan tüm olumsuzluklara rağmen yaşadığı coşku bir an bile sönmüyor. Çünkü gençlik tam olarak böyle bir şey; hayatın ileride bir yerde sadece bizi beklediğine, her şeyi yenebileceğimize dair o deli, hatta kör edici iyimserlik…
Madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde ise bizi Yolun Sonu karşılıyor. Bu sefer çok daha sessiz, hüzünlü ve trajik bir atmosfer var. Kaptan Whalley’nin son yolculuğuna şahitlik ediyoruz. Onun o mağrur, kimseye boyun eğmeyen sessiz gururu, hikâyeyi çok daha ağır ve vurucu kılıyor.
Ancak kitabın diline dair ufak bir eleştiri bırakmam gerekiyor.
Joseph Conrad ’ın eski bir kaptan olmasından ötürü metne yedirdiği yoğun denizcilik jargonu ve teknik terimler, konuya yabancı okurlar için zaman zaman akıcılığı zorlaştırabiliyor. Özellikle Yolun Sonu öyküsündeki o ağır, dolambaçlı betimlemeler ve uzun cümle yapıları, sabırsız okurları hikâyeden biraz uzaklaştırabilir. Yine de bu yoğun üslubun, denizin o tekinsiz ve ağır havasını hissettirmek için bilinçli bir tercih olduğunu kabul etmek gerek.
Deniz edebiyatının bu sarsılmaz zirvesini okurken yaşamın hem coşkulu başlangıcını hem de hüzünlü vedasını aynı anda hissettim. İnsan olmanın o çıplak ve kırılgan özünü görmek isteyen herkesin bu iki öyküye kesinlikle şans vermesi gerekiyor.
Gençlik – Yolun SonuJoseph Conrad · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202527 okunma
İvan İlyiç'in Ölümü ‘ nü bitirdiğimden beri aklımda tek bir soru var: "Eğer bugün son günüm olsaydı, kurduğum bu hayat gerçekten bana mı ait olurdu?"
Kitap boyunca İvan’ın o "mükemmel" görünen hayatının aslında koca bir yalan olduğunu gözlemledim.İvan, her şeyi usulüne göre yapmış; kariyeri için çabalamış, saygınlık kazanmış, evini döşemiş... İmrenilen bir hayatı olmuş.İş ciddiye binip ölüm kapıya dayandığında, o imrenilen çevresinin aslında onun acısıyla değil, kendi keyiflerinin bozulmasıyla ilgilendiğini görmek tam bir hayal kırıklığı.
Lev Tolstoy insan ilişkilerindeki o bencil sahteliği resmen yüzümüze çarpıyor.Kitapta beni tek rahatlatan karakter Gerasim oldu. Rol yapmayan, olduğu gibi davranan tek o vardı; resmen kitaptaki tek "yaşayan" kişiydi. İvan’ın o karanlık "siyah çuval" içinde debelenmesi aslında hepimizin sosyal beklentiler içine sıkışmışlığını anlatıyor sanki.
Uzun lafın kısası; "el alem ne der" diye yaşamayalım.Çünkü "el alem" dediğimiz kişiler, biz o siyah çuvalın içinde tek başımıza kalırken kendi hayat koşturmacalarına devam ediyor olacaklar .Işığı görmek için ölümü beklemeye gerek yok, kendin gibi yaşamak yeterliymiş.
İvan İlyiç'in ÖlümüLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202260,9bin okunma
Âdem ve Havva'nın Günlükleri ‘ni okurken son derece insani, sıcak ve hatta yer yer gülümseten bir metin karşıma çıktı.
Âdem’in, sürekli konuşan, her şeye isim veren Havva’ya duyduğu o hafif bıkkınlık; Havva’nın ise dünyayı keşfetme konusundaki bitmeyen merakı günümüz ikili ilişkilerinde de yakalanan tanıdık bir durum. Twain burada çok ince bir şey yapıyor: Kadın ve erkeğin birbirini anlamaya çalışırken yaşadığı o küçük çatışmaları, henüz hiçbir kuralın olmadığı bir zamana taşıyarak aslında değişmeyen bir doğayı gösteriyor.
Metin çok akıcı ve erişilebilir gözükürken, mizah ile hüzün arasındaki geçiş çok değerli ama bu dönüşüm biraz ani hissedilebiliyor.
Kitabın başında Âdem’in bahçeyi sahiplenişi, Havva’yı bir istilacı gibi görüşü; finalde ise Havva’nın mezarında söylediği “O neredeyse, Cennet orası idi” cümlesi bütün metni başka bir yere taşıyor. Burada anlatılan şey artık sadece bir başlangıç hikâyesi değil; birinin varlığının, en kusursuz bahçeden bile daha derin bir huzura ulaşabildiğinin göstergesi.
Kadınlar Ormanı, kurgu ama bana fazlasıyla gerçek geldi. Özellikle Latin Amerika’daki kadın cinayetleri, kaçırılmalar, kartel şiddeti var olan bir gerçek…Okurken bunun tek bir hikâye olmadığını, aslında bir sistemin içinde kadınların hayatta kalma çabasıydı.
Orman burada huzur ya da özgürlük hissi veren bir yer değil; hayatta kalabilmek için insanın kendini saklamak zorunda kaldığı bir yerdi.
Annelerin kızlarını korumak için onları bilinçli şekilde çirkinleştirmesi ve onlar adına çukurlar açması ise en çarpıcı yeri hikayenin bana göre.
Orman onlara hem bir mezar hem ana rahmi…
Dil sert ama şiirsel. Yer yer karakterlerin duygularında daha uzun kalmak istedim; Ama bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşündüm, sanki özellikle bir mesafe bırakılmış.
Bu mesafe, yazarın bizi acıyla teselli etmesine izin vermiyor; aksine, bizi o gerçekle baş başa bırakıp çekiliyor. Çünkü bu sadece Ladydi’nin ya da Meksika’nın meselesi değil, hepimizin orta yerindeki o devasa boşluk.
Coğrafya neresi olursa olsun ortak kader değişmiyor. Dilerim tüm dünyada kadınlara, çocuklara, hayvanlara ve doğaya yapılan şiddet son bulur.
Kadınlar OrmanıJennifer Clement · Siren Yayınları · 20252,073 okunma