Semerkand'a gidin. Ben ilk defa oraya 1994'ün Ekim'inde gittim. Hayat yolunda çok geç kaldığım bir rüya şehridir. Çocukluktan beri Semerkand hakkında okurdum, şehrin resimlerini görürdüm. Ama gecikmenin bir faydası oldu. O ana dek Doğu ve Batı'daki önemli merkezleri görmüştüm, bu sayede kıyas imkanı buldum ve büyülendim. Semerkand, bozkırın ortasında, medeniyetlerin hülasası olarak ortaya çıkmış bir şehirdir. Bilhassa geceleri Registan Meydanı'nda oturmalısınız. Bu deneyim ateş seyretmek gibidir, büyüleyicidir. Meydanda otururken tefekküre dalıyorsunuz, hayaller kuruyorsunuz. Bu tip dalmalar esasen yazarlara ve müzisyenlere çok ilham verir. Ben de oralarda çok eskilere daldım, düşündüm. Kafamda maziye gittim. Timur'a, Dari İrani döneme, oradan son asrın Rus dönemine.. Buralar bir bakıma Türklüğün geldiği yerlerdir, o dönemlere uzandım. Sonra o meydanın karşışında Uluğbey Medresesi'ni görürsünüz. Ahmet Haşim'in şiirindeki gibi. İslam dünyasında ilim güneşinin, o muhteşem kızıl akşamını Uluğbey Medresesi temsil eder. Dedim ya; Semerkand, Ortaçağ medeniyetinin müthiş bir temsilcisi ve sembolüdür. Hiçbir yerde öylesi yoktur. Günümüze kalmış, korunmuştur; evleri sade ve sakindir. Avlu içinde kerpiç evlerdir bunlar, şehirde gökdelen yoktur. O bölgede bilhassa Semekand ve Buhara'da, ardından da Taşkent'te, gökdelen tarzı binalar göremezsiniz. En çok beğendiğim Yahudi gettosu da Buhara'dadır.