Ne var ki, kaleme alındığı sıralar ona Sosyalist Manifesto diyemezdik. 1847’de sosyalist dendiğinde, bir yandan çeşitli ütopyacı sistemlerin yandaşları, yani her ikisi de çoktan birer tekkeye dönüşmüş bulunan ve son demlerini süren İngiltere’deki Owencılar ve Fransa’daki Fourierciler, öte yandan da sermayenin ve kârın kılına dokunmaksızın her türlü toplumsal bozukluğu bin bir yoldan onarıp düzelteceklerini ileri süren cins cins toplumsal düzenbaz anlaşılıyordu; bunların hepsi de işçi sınıfı hareketinin dışında insanlardı ve daha çok “mürekkep yalamış” sınıfların desteğinin peşindeydiler.
Aristokrasi, halkı kendi saflarına çekebilmek için, proleter dilenci mendilini bayrak gibi salladı. Ama halk, aristokratların saflarına her katılışında, popolarındaki eski feodal hanedan armalarını gördü ve aşağılayıcı kahkahalar atarak onları terk etti.
İnsanın maddi yaşam koşullarında, toplumsal ilişkilerinde ve toplumsal yaşamında gerçekleşen her değişiklikle birlikte düşünceleri, görüşleri ve anlayışının, tek sözcükle bilincinin de değişikliğe uğradığını anlayabilmek için çok derin bir kavrayış mı gerekir?