—Spoiler içerir——————————————
Yaşar Kemal’in; “Ağrıdağı Efsanesi, herşeyiyle konusuyla, anlatımıyla benimdir.”dediği bu eser gerçekten de adına yakışır efsanevi ve şiirsel bir başyapıt.
Özü itibari ile imkansız bir aşk hikayesi olsada, aslında bu hikaye etrafında feodal sistemin otoriter ve totaliter düzenine başkaldıran, gelenek ve göreneklerini her şeyin üstünde tutan bir halkın hikayesi anlatılmaktadır.
Eserde büyük ustanın epik ve lirik anlatımına yine bir diğer büyük usta Abidin Dino’nun çizimleri eşlik etmektedir.
Eseri benim açımdan değerli kılan en önemli özelliklerden biri şüphesiz, Yaşar Kemal’in eserde kullandığı metaforlar ve bunun sonucunda ortaya çıkan derin ve çok katmanlı anlatım biçimi.
Eserde kullanıldığını düşündüğüm metaforları-yorumlamadan-sıralayacağım;
At ve bu atın 3 defa bırakılıp, yine de her seferinde Ahmetin kapısına gelmesi,
Güneş-Doğuş ve Batış
Ağrı dağı-başlı başına bir metafor zaten-
Işık-zindanın tepesinden süzülen-
Demirci Hüso-Şehname’ye atıf-
Kılıç,
Akkuş
Ve bu efsanevi eserin değinmeden geçemeyeceğim son bölümü;
Yaşar Kemal eserini mutlu sonla bitirmez.
Tüm engellere ve imkansızlıklara rağmen var olmaya devam eden o büyülü aşk, bir noktada tüm büyüsünü kaybeder.
Ahmet Gülbaharı sevmiştir ama anlamlandıramadığı ya da belkide kabullenemediği o şey yüzünden Gülbahardan uzaklaşmaya başlar,böylece Ahmet Küp gölünün yakınlarında, gittikçe görünmez hale gelir…
“…kanadını suyun som mavisine daldırır, sonra o da çobanlarla birlikte, karanlığa karışır. Kanadın değdiği yerde göl incecikten dalgalanır, ince dalgalar genişleyerek,gelir, bakır kıyılara vururlar. Sonra, iri bir atın gölgesi gölün üstüne düşer, süzülür gider…”
——————————————————————
İyi okumalar.
Ağrıdağı EfsanesiYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202536,1bin okunma
Her yıl bahar gözünü açar açmaz Ağrıdağının tekmil çobanları gölün kıyısına gelirler,güneş damgalı kepeneklerini bakır toprağın üstüne serip gölün kıyısına sıralanırlar, kavallarını çıkarıp doğan günle birlikte Ağrı dağının öfkesini gün batımına kadar çalarlar. Ağrıdağı çobanları güzel, kara, kederli gözlüdürler. Uzun, çok güzel parmakları vardır. Bazısının gür, altın sakalları dalgalanır. Küçücük bir ak kuş çobanlar gölün kıyısında kaval çaldıkları sürece üstlerinde döner durur. Gün kavuşunca çobanlar karanlığa karışıp
giderler.
Ve tam bu sırada da tepede dönüp duran ak kuş gölün üstüne süzülüp iner, kanadını suyun som mavisine daldırır, sonra o da çobanlarla birlikte, karanlığa karışır. Kanadın değdiği yerde göl incecikten dalgalanır, ince dalgalar genişleyerek,gelir, bakır kıyılara vururlar.
Sonra, iri bir atın gölgesi gölün üstüne düşer, süzülür gider.
—————————SON————————-
Şu halka bir çare bulamazsak hepimizin kellesi gider. Yarın zulmü bahane ederler, öbürsü gün vergiyi, öbürsü gün sarayımızı, öbürsü gün ekmeği... Ve birikirler birikirler... Yüz bin yılın öfkesi ve de acısıyla...
Şimdiki gibi sessiz birikirler.
Ve bu kalabalığa güç yetmez. Onlarla ordular, bir dünya kadar ordu olsa başa çıkamaz. Bunlar bir araya gelmeyegörsünler, önüne geçilemez.