Dünya, elimizden kayıp giden bir an gibidir. Tutmaya çalıştıkça hızlanan, fark etmediğimizde sessizce geçen… O yüzden hayat, “sonra yaparım” dediğimiz şeylerde değil; tam da şu an gözlerimizin içini parlatan anlarda saklıdır.
İnsan, sevdiği bir şeyi yaparken değişir. Omuzlarındaki yük hafifler, zamanı unutur, yüzüne farkında olmadan bir tebessüm yerleşir. Çünkü o an, dünya tüm geçiciliğiyle geri çekilir; geriye sadece “yaşıyorum” duygusu kalır. Ne kaygılar ne korkular hüküm sürer. Sadece kalbin ritmi ve içten gelen bir sevinç…
Bir gün her şey geride kalacak. Sahip olduklarımız, ertelediklerimiz, cesaret edemediklerimiz… Ama gözlerimizin içi parladığı anlar, ruhumuzda iz bırakır. İşte gerçek zenginlik de budur: Kendin gibi hissettiğin, içinin aydınlandığı anları biriktirmek.
Kirli bir camdan gerçekleri görmeye çalışıyoruz. Buhuru oluyor biraz. Yani netlik yok.
Orada hayal gücü giriyor devreye. Kendi bakış açımıza göre yorumluyoruz ve birçok doğru çıkıyor ortaya. Ben de pencereden bakmayı severim.
Gördüklerim zihnimdeki belgesel parçalarıyla birleşerek çok daha anlamsız bir hale dönüşür.
Çekirge istilası görürüm her seferinde. Şiddetle perdeyi kapatırım. Onları görmüyor olmak, yok olduklarını gösterir.
Korkunç yeşil böcekler...
Hepimiz yükünü sırtında taşıyan kaplumbağalarız. Yol üstünde marul görmüş gibi salıyoruz düşünceleri sokak ortasına. Öyle ulu orta... Dizlerinde derman kalmamış bir devenin bükülen dizlerine benziyor telaşlarımız.
Hörgücü ağır gelen bir deve...