Devlet kendini, Devlet saylan veya Devlet varlıkları olan şeylere, yani dinin fiziksel gereksinimlerine, yargısına, karada ve denizde askeri gücüne, gelirine, varlığını onun kararına borçlu olan kurumlarına; kısaca gerçekten ve tamamen kamusal olana, kamusal barışa, kamusal güvenliğe, kamu düzenine ve kamu mülkiyetine adamalıdır.
Şehirlerde ve kasabalarda insanların ağlaması, maalesef en fazla dikkat edilmesine rağmen (onların kalabalığı ve birleşmeleri korkusundan), gerçekte, bu konuya en az önem verilmelidir; Vatandaşlar kendilerini besleyecekleri, kendi geçimlerine ... çok az ya da hiç katkıda bulunmayacakları araçlara mutlak bir vurdumduymazlık içindedirler.
Bu aydınlanma çağında genelde öğretilmemiş duyguların insanları olduğumuzu itiraf edebilecek kadar cüretkârım; yani bütün eski önyargılarımızı bir tarafa atacak yerde onları bağrımıza basıyoruz... ve onlar genelde ne kadar hakim önyargılarsa biz de onları o kadar fazla bağrımıza basıyoruz.
Bir kişiyi dininden ötürü ahlaksız, ilkelerinden ötürü sadakatsiz, bilinç noktasında cani, bütün sosyal ilişkinin temellerine saygı hususunda bir düşman olarak nitelemek ve daha sonra da bir lütuf olarak böyle bir kişiye hiçbir şiddet uygulamadığımızı söylemek bana komşumuza verdiğimiz karakterle ona yaptığımız zararı yatıştırmaktan daha çok ilave bir aşağılama ve alay gibi görünüyor.