Paşa bol kahkahalar atıyor; okuduğum romanın yerli Paris tasvirleri hafızasının kapağını açmış, gençliğinin en taşkın yıllarına ait hatıralarla ağzına kadar dolu bir bentten, 25 senelik bir mazinin seli şarıl şarıl akıyordu.
Dayımı, dedemi kanser eden partiye geçtiği için dinci zannediyorlardıysa şunu bilmeli idiler ki, gençliğinde teravih’e gidiyorum diye evden çıkıp bilardoya kaçan, rahmetli dedemin bu sebeple kafasında isteka kırdığı biriydi. Bundan bahsetmedim onlara, dayım hakkında ne düşündükleri pek de umurumda değildi.
-Bir elimi kız kardeşimin omzuna koyup “biz dinci değiliz” dedim. “Kız kardeşimle ben agnostiğiz!”
-“ne gostiz”
-“ ya kapat kapıyı gir içeri cahil ! Seninle tartıştığım hata!”
Ömrümüzü yaptığımız yanlışlardan geri dönmekle harcamıştık ama hayatı hala ilerlenecek bir şey olarak görüyorduk. İnsandık çünkü biz, budalaca zaferlerimiz vardı hiçbir işe yaramayan ve bilgece yenilgilerimiz vardı bizi birbirimize daha sıkı bağlayan, umutsuzca, kederle bağlayan bizi birimize.
herkes gibi onun da akibetini tesadüfler tayin edecekti. Belki bir müddet sonra bir kocaya vermek isteyecekler, o reddedecek, başka birini ortaya sürecekler, onu da istemeyecek, bu mücadele pek de uzun sürmeden genç kızın sebepsiz Israrı sona erecek, o da nihayet, ne olursa olsun deyip boyun eğecek ve bir şeyler, bir şeyler olacaktı.
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir İrademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza Ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmektense hayatın ve Muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?