Bindiler de çektiler gittiler, o iyi insanlar, o dünya güzeli atlara... O yiğitler, o her birisi kaplan örneği şahinler, o ceren gibi atlara bindiler de başlarını aldılar gittiler. Bir daha, bir daha hiç gelmeyecekler. Hiç, hiç, hiç! Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. Şu dünyanın yaşaması müşkül hal ilen. Bin iyiyi bir kötüye kul eden...
Sakin, çok sakin, şehirde bu gece, gece yarısının tik takları, iyi olan her şey dayak yemiş bir köpek gibi sessizce sıvışırken ve kapkara gölgeler ölülerle canlıyken, kırık dökük bir ingilizceyle yazılmış çarpık şiirler, et kan ve boş bakan yüzler…
Öylesine gri ve yitirmiş ümidini, çelik gibi güçlü ama içeriden çöküp gitmiş, kahkahalarla gülüyor karga bir sokak lambasının altında, yaşamış, ölmüş ve hala yaşayan birinin vudu gülüşüyle…
Karanlıkta şekilsiz olabildiği, yüzünü sevincin renklerine boyayabildiği evinin yolunu tutuyor…
Bu gece, cehennem bir melek gönderiyor elinde hediyelerle…
Küçük bir ırmağın kıyısında öğle uykusuna yatmıştım
suyun şırıltısı ninni gibiydi, bir sazan bana içini döktü:
Suyu düşünüyorum, çünkü su tatlı.
Tatlısuyu düşünüyorum, ondan yoksun kalabiliriz. Bundan çok korkuyorum.
Birçok ırmak kurudu, toprak çatladı, insanlar mısır tarlalarını ve sağlığını bütün gün suluyor, dişlerini fırçalarken musluğu açık bırakıyor.
Hiç düşünmüyor bir insanlar.
Suyunuzu elimizden alırlarsa, ölürüz.
Balıklar için su abıhayattır…