Ben inançlıyken -ki inançsız olmak mümkün değil. Kişi illa inanacak bir şeyler bulur- intihara daha meyilliydim. Daha doğrusu, çabuk ölmek heveslisiydim. Eğer bu dünyada yaptığımız her şey ahiret içinse, yaşamanın ne anlamı vardı ki? Cenneti garantile ve öl. Asıl amaçlar onun için olmalı, diye düşünüyordum. Tabii bunlar çocuk aklıyla düşündüğüm şeyler. O zamanlar yirmi beş yıldan fazla yaşamanın aptallık olduğunu düşünürdüm. Aptallık, çünkü ne kadar çok yaşarsak o kadar çok günaha batıyorduk. Aptallık, çünkü kıyamet bir an önce gelmeliydi. Bu rüya âlemi daha fazla uzamamalıydı. Gerçek yaşam, o sonsuz yaşam bir an önce bizim olmalıydı. Bu kısa yaşam bize ayak bağıydı. Bu düşünceler inançtan kopana dek, azalarak ya da artarak, beni kovaladı. Yaşamın sonsuz zevke açılan kapının anahtarı olması beni onulmaz biçimde eziyordu. Ne uğruna yaşadığımı kestiremiyordum. Şimdi bir ateist olarak elimdeki tek yaşam bu. Ve bu yaşamı, her ne olursa olsun, en iyi şekilde değerlendirmeliyim. Bir yerde görülecek bir şey mi var? Görmeliyim! Tadılacak bir şey mi var? Tatmalıyım! Elimden bir şey mi geliyor? Ardıma koymamalıyım! Ancak böylece yaşamın, yaşamanın hakkını veririm. Belki veremem bile. Ama en azından denemiş olurum. Tüm bunlara karşın inançlıyken daha huzurluydum. Bir yerlerden bizi gözeten, kollayan, dualarımızı dinleyen bir Tanrı ya da tanrıların olması düşüncesi hoşuma gidiyordu. İçimdeki beni bilen benden başka birinin olması, yalnızlık hissimi bastırıyordu. Bu, yeryüzünde görülmemiş tarifsiz bir huzurdu. Yalnız olmadığını bilmek huzuru. Şimdi içimde büyüyen yalnızlığı bastırmak için sürekli bir şeyler yapmam gerek. Gerçi içimizde büyüyen yalnızlığı bastırsak bile yeni huzursuzluklar peydah oluyor. Bizi bize tutsak eden huzursuzluklar. Keşke inanabileceğim bir Tanrı olsaydı,