"Beni kim hatırlayacak?"
İlk ve son cümlesiyle insana çarpıyor, savuruyor roman.
Aşk, felsefe ve şiir düşkünlüğüyle saltanatta gözü olmayan ve 27 senedir sancakta duran Davud'un, Padişah'ın ölüm haberini almasıyla gerçekleştirdiklerini okuyoruz. Bir şüphe yolculuğuyla başlayan metin tam sakinleştiğinde sonu gürül gürül insana çarpıyor.
İktidar gücü hiç arzulamayan birinin eline geçince yapmam dediği felaketleri gözünü kırpmadan nasıl yaptığını akıcı ve yalın bir dille bir çırpıda anlatmış Yavuz Ekinci. 152 sayfayı bir ya da iki oturuşta bitirebiliyorsunuz. Kurgu örgülemesini de çok sevdim.
Bir cihanı yöneten padişahın oğlu Davud'un kalbini yönetemeyişi üzerine babasına dargın bir oğlun ağıt metni diyebilirim. Babasının ölüm haberini aldığında kendi gözleriyle ölüsünü görmeden, kalbinin sessizliğini dinlemeden öldüğüne inanmayarak bu ölüm senaryosunun babasının onu öldürmek için yaptığı bir oyun olduğu şüphesine kapılan Davud aslında sevgi görmeyen ve değersizleştirilen bir çocuğun çığlığını anlatıyor. Babası kardeşi Mustafa'ya gözü önünde, "Sultan sen olacaksın," derken hissettiği hayal kırıklığını payitahttan uzaklaşarak yirmi yedi yılını sancakta geçirmesi herkes tarafından sessiz, cılız, zayıf, zavallı ve bir ülkeyi yönetemeyecek kadar duygusal biri olarak görülüyor. Ama babası öldüğünde ve iktidar onun parmağında yakut bir yüzük olduğunda hissettiği kudretle herkesi eziyor; kardeşi Musa'yı ve şehzadesi İsa'ya acımıyor.
Kitabın başı bir şüphe kabusuyla başlıyor ve gerçekleşen bir kabus olarak bitiyor.
"Beni kim hatırlayacak?"
Hiç kimse.