Ágota Kristóf’un yazı dili çok yalın, hatta neredeyse soğuk. Uzun betimlemeler, süslü cümleler yok. Ama işte tam da bu sadelik, romanı bu kadar çarpıcı kılıyor. Cümleler kısa, duygular bastırılmış, tıpkı savaş sonrası sessizliğe gömülmüş bir insan gibi.
Okurken bir noktadan sonra fark ediyorsunuz, bu soğukluk aslında bir tür acı çığlığı. Romanın kahramanı Sándor Lester, doğduğu ülkeyi, dilini, geçmişini geride bırakmış bir adam. Kaçmış, ama kurtulamamış. Yeni bir şehirde, fabrikada çalışıyor, sessiz bir hayat yaşıyor. Ama o sessizlikte öyle bir ağırlık var ki…
Bir insan geçmişini arkasında bırakmaya çalışsa da, “dün” hep omzunda taşıdığı görünmez bir yük gibi kalıyor. Hiçbir yere tam olarak ait olamamanın o tanıdık acısı… Çünkü Lester, hep “dünde” kalmıştır. Kaçtığı geçmiş, onu bugüne bağlayan tek şeydir. Ne çalıştığı iş, ne de hayatına giren insanlar onun için gerçek bir “şimdi” yaratabilir. Hayatı, tekdüze günlerden ve geçmişe dönük anılardan ibarettir.
Kristóf’un yazdığı dünya, umutsuz ama gerçek. Ve bu gerçeklik, okurun içini yakan bir dürüstlük taşıyor. Okurken insan, “kelimeler bu kadar az olmasına rağmen nasıl bu kadar derin olabiliyor?” diye düşünüyor.
Minimalist, melankolik ve sarsıcı.
Eğer sen de geçmişini, çocukluğunu, kaybettiklerini hâlâ içinde taşıyan biriysen… bu kitap sana çok tanıdık gelecek.
“Dün asla gitmez. Biz gitsek bile, o hep bizimle gelir.”