London’ın Oyun’u, çoğu kişinin sandığı gibi bir boks romanı değildir; aksine, yoksulluğun insan bedenini nasıl bir “meta”ya dönüştürdüğünü ifşa eden acımasız bir sınıf eleştirisidir. London, işçi sınıfının hayatını süsleyerek ya da yumuşatarak anlatmaz; çünkü Oyun’da süslenebilecek bir gerçeklik yoktur. Burada her yumruk, ekonomik eşitsizliğin soğuk vurumudur; her alkış, toplumun alt sınıfların canı üzerinden kurduğu eğlencenin yankısıdır.
Joe’nun boksçu oluşu, bir “seçim” değil, sistem tarafından dayatılmış bir çıkışsızlıktır. İşçi sınıfı erkeğine sunulan fırsatlar o kadar dar, o kadar ölümcül bir çizgi üzerindedir ki ring, neredeyse tek “yükselme” ihtimali gibi görünür. Ama bu yükselme bile kanla ve bedenin azalmasıyla ödenen bir yanılsamadır. Joe’nun sahnedeki cesareti toplum tarafından alkışlanır; oysa bu cesaretin kaynağı özgürlük değil, çaresizliktir. London’ın çizdiği dünyada yoksulun cesareti bile aslında bir zorunluluk, yani görünmez bir şiddettir.
Genevieve’in korkuları da “duygusal” değil, yapısal bir gerçekliğe dayanır. Çünkü işçi sınıfındaki bir kadına toplum hiçbir güvenceli gelecek, hiçbir alternatif yol sunmaz. Sevdiği adam ringe çıktığında, onun kaybı yalnızca bir yas değil, bütün bir yaşamın çökmesidir. Bu yüzden Oyun aynı zamanda kadınların sınıfsal kaderinin de romanıdır: Sessiz, görünmez ve sürekli ertelenen bir varoluşun hikâyesi.Bireysel bir trajediden çok daha fazlasıdır. Bu, sistemin alt sınıf erkek bedenini nasıl tükettiğinin, nasıl harcanabilir bir malzeme olarak gördüğünün en çıplak kanıtıdır. Joe ölür