Levent Cinemre

Levent Cinemre

ÇevirmenEditör
8.6/10
25,7bin Kişi
·
116,5bin
Okunma
·
88
Beğeni
·
6,4bin
Gösterim
Adı:
Levent Cinemre
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1963
1963 Ankara doğumlu. Ankara Anadolu Lisesi ve A.Ü. S.B.F.'ni bitirdi. 1987'den itibaren Dışbank'ta müfettiş yardımcısı, PEG Profilo A.Ş.'de mali işler müdür yardımcısı, KARON Menkul Kıymetler A.Ş.'de muhasebe müdürü olarak çalıştı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
520 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Kitap incelemesine başlarken İngilizce aslından çeviren Levent Cinemre' yi yürekten tebrik etmek isterim. Bana göre kitabın sadece çevirisini yapmakla kalmamış, okuru Jack London' la tanıştırmak için elinden geleni yapmış. Ayrıca her zaman dediğim gibi aslından çeviri başarılı olmasa, kitabın kendi dilinde olan başarısının ne önemi var ki?

Ben incelemelerimde bolca spoiler kullanıyorum. Ne kadar özensemde kitabın büyüsünü bozuyorum sanırım. Kusura bakmayın.

Kitap mesleği denizcilik olan yetenekli ve hırslı kahramanımız Martin Eden' ın gözünden anlatılmış. Kendisinin tahsili ilkokul düzeyindedir. Denizde bazı konularda yardımcı olduğu Arthur tarafından evlerine davet edilir. Arthur ve ailesinin yaşam stili Mart' ı oldukça etkiler, özellikle Arthur' un kız kardeşi Ruth. Tanımadığı, yabancısı olduğu bu ortama, insanlara hayran kalır. Onların bilge insanlar olduğunu düşünür. Ne yapıp edip onlar gibi olmalıdır. Bu konuda kendini geliştirmek için Ruth' dan destek alır, kendisinin her türlü yanlışını düzeltmesini ister. Okur, araştırır. Matematik ya da Fen onun ilgisini çekmez. Bir yandan kendini geliştirir, bir yandan yazar. Amatörce, basit belki ama yazar. Kendisinde var olan potansiyelin farkına varır.

Bir taraftan öğrenmek ve yazmak, diğer yandan hayatta kalmak zorundadır. Bir kaç işte çalışır. Çok zor şartlara katlanır. Tek istediği Ruth' un aşkını kazanmak ve onlar gibi bir insan olabilmek. Ilerleyen sayfalarda Ruth' un aşkını da kazanır. Fakat Ruth' a göre Mart, Ruth' un örneklerinde ki gibi avukat olmalı, ya da muhasebeci kısaca düzgün iş sahibi olmalı. Yazar olmak gibi, yazmak gibi boş işlerle uğraşmamalı. Ancak Mart kararlıdır. O yazdıklarından, dergilerin ve gazetelerin ret cevaplarından hatanın nerede olduğunu anlamaya çalışmakta ve yeniden yazıp yeniden göndermektedir. Bazen yiyecek parası yokken posta için pul alır. Ne fedakarlık ama değil mi?

Eserde aslında Jack London, Mart üzerinden kendi hayatını anlatmaktadır. Mart' ın yaşadıklarının benzerlerini kendisi de yaşamıştır. Ancak temel bir farkla. Yazar sosyalist görüşe sahipken, Mart bireycidir. Sosyalizme karşıdır. Yine sosyalist düşüncelere karşı kendi düşüncelerini savunurken, acemi bir gazetecinin deyim yerindeyse kurbanı olur. Bu Mart' ın hayatında geri dönülmez olayların başlangıcı olacaktır.

Kardeşi, sevgilisi, onun ailesi, ablası ve ablasının eşi Martin' e inanmazken, ondaki yeteneği, bakış açısını göremezken Mart azimle yazmaya, göndermeye, zorluk çekmeye devam eder. Öyle bir an gelir ki büyüsü bozulsa da ev sahibesi ve çocuklarından başka kimsesi kalmaz. Ancak başarır. Birer birer eserleri yayınlanmaya başlar. Her eserde banka çekleri gelir. Öyle ki yazmayı bıraktıktan sonra, hevesi kırıldıktan sonra gelir bu ün. Dostunu kaybettikten sonra. Bir zaman sonra çok parası olur, o kadar çok ki hesabını bile yapamaz. Hersey anlamını yitirmiştir. En ilginci en başında yüksek ilim sahibi sandığı kişilerin ne kadar boş olduğunu görür. Sadece parası olan insanlar olduklarını görür. Onu yalnız bırakan herkes şimdi çevresindedir ancak Mart buna anlam veremez. Yazmayı bırakmış ve hazır dosyasından yazılar göndermiştir, bunlar sayesinde ününe ün katmaktadır. "O zaman yazıldı bunlar" der, "siz beni yalnız bıraktığınızda yazıyordum" bunları, "param dışında hicbirsey değişmedi ki" der ve insanların sadece paraya sadece üne sahip çıktığını görür. Artık inandığı hiçbir değerin bir önemi kalmamıştır.

Çevirmen sayesinde Jack London' u da yakından tanımış oldum diyebilirim. Kitap basitçe bir gencin ün için yaptıklarını anlatmıyor. En başından beri felsefi tartışmalara, kıyaslamalara ev sahipliği yapıyor. 20. yy başlarındaki yaşama ve hayat görüşlerine ayna tutuyor. Çok yönlü bir kitap. En önemlisi yazar kendi düşüncelerini, bireyselciliği öldürerek savunuyor. Sahi bireyci görüşe sahip Mart, ev sahibesine neden mandıra alsın ki?

Kitabı okumanızı tavsiye ederim. Gerçi yukarıda heyecanı kaçırmış olabilirim, ancak bu eser kurgusundan daha fazlası. Okuduğunuzda bunu göreceksiniz.
528 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Evimde rahat koltuğuma oturmuş bir vaziyette bu incelemeyi yazıcağım için şimdiden vicdan azabı çekiyorum.
Öncelikle Martin Eden Sadece bir aşk romanı yada bir macera romanı değildir! jack londan'ın hayatının bir bölümünün romana kurgulanmış halidir.

Zor zamanlarda hepimiz bir hedef oluşturur ve bu hedefe bağlı kalacağımızı söyleriz ama rahat yüzünü gösterdiğinde rahatın yüzünü okşar ve yazgımızın nedenini kendimizin dışında ararız.İşte Jack london bizim gibi bu zor zamanlarında bu
sözleri vermiş ama yaşadığı zorlukları hiç unutamadığı için rahat yüzünü gösterdiğinde günde 20 saat çalışarak rahatın yüzüne şamarı patlatmıştır.

Bağlı olduğu alt tabakanın kimliğini taşıyan denizci çocuğun(Martin Eden) Ruth ismindeki kızın erkek kardeşini serserilerin elinden kurtarmasıyla başlar otobiyografik romanımız

Kurtadığı genç tarafından yemeğe davet edilir
Bizim fakir ve eğitimsiz Martin'imiz kurtardığı gencin kız kardeşinin görür görmez aşık olur .
Bu tanışıklık sonrasında aşık olduğu kızın farklı bir sosyal sınıfa ait olduğunu anlar.Kıza duyduğu aşk ,kendisinin motivasyonunu sağlayacak ve aradaki sınıfsal farkı eritmek için gereken gayreti verecektir.

Bu romanı okuduktan hemen sonra jack london!un diğer kitaplarını okumaya başladım kendisine hayranlığım her kitabın da katbekat artıyordu ve son olarak yazarın biyografisini okudum ve yaşadıklarının yanında bu roman
evrende dünya kalıyordu size naçizane tavsiyem önce biyografisini okuyup daha sonrasında kitaplarını okumanız.
şimkdi sizlerle jack london 'ın hayatı hakkında kendi deylimyle yük hayvanı olduğu dönem hakkında az da olsa bilgiler sunacağım.Yazarın biyografisini başka kaynaklardan
okumak isteyenler bu kısmı atlayabilirler.

1875'te Flora (jack london'ın annesi) William Channey'e (babası) hamile kaldığını söylmesi üzerine, William Channey bir daha geri dönmemek üzere florayı ve henüz doğmamış oğlunu terk etmişti.
12 ocak 1876 da terk edilmiş ve umutsuz bir durumda olan flora Channey john Griffith(jack london'a doğduğunda verilen isim) adında gayrimeşru bir çocuk dünyaya getimiş ve 2.evliliğini John London adında kısmen sakatlanmış bir
iç savaş gazisi ile yapmıştı.Böylece bizim jack'in serüveni başlamıştı.

Jack London ilk okulu bitirdikten sonra kavanozlara turşu doldurmak için ayda 50 dolara, günde 16 saatten daha uzun süre çalışıyordu. Kapitalist sistemin dönen çarklarına henüz kolunu kaptıran jack, daha sonrasında bütünen yutulacağı bu canavara karşı duyacağı nefretin ilk kıvılcımını ateşlemiş ve bu gencin yüreğinde sosyalist karakterin oluşmasına zemin hazıramıştı.

Daha küçükken doğaya karşı büyük bir hayranlık duyan jack London, tekne almak için bir kaç ay boyunca annesinden gizli bir şekilde para biriktirmişti.
Bunu öğrenen annesinin Jack'ten parayı istemesi üzerine, Jack istemeye istemeye parayı vermek zorunda kalmıştı. Bir yandan gazete dağıtıcılığı yapan bir yandan da fabrikada çalışan jack london bu zamanlarını yük hayvanı olarak nitelendiriyordu.
jack 2.denemesinde yelken için gerekli olan parayı biriktirmiş ve bunun neticesinde kendi başına yelkenciliği öğrnemişti.
Henüz o yaşlarda kitaplara meraklı olan jack vücunun bitap düşmesi yüzünden bu hobisinden uzak durmak
zorunda kalmıştı.aylarca çalıştıktan sonra jack yeni kelimeler öğrenmeye başlamıştı.

Etrafında bulunan yobaz ve bağnaz insanlar tarafından göz hapsine alınan jack, kitap okuduğu esnada, kitaba odaklanır,çevresindeki kimseyi görmez ve kitapla bütünleşirdi.
Fakat maddi olanaksızlıklar yeniden jack London'ın ailesinin yakasına yapışmıştı. Babasının durumuna üzülen ve elinden hiçbir şey gelmeyen Jack, kendisni arkdaşlarıyla birlikte içki masasında bulmuştu.
İlk defa ümitsizlik jack london'ın ruhunu kuşatmış ve onu kör kütük sarhoş etmişti.Rıhtımdan aşağı inerek teknede uzanmak isteyen jack, tekneye zıplarken düşmüş ve akıntıyla birlikte sürüklenmişti.
Hayatının böyle sona ermesini isteyen jack'i kendisine getiren soğuk sular olmuştu.4 saat boyunca suda kalmış ve uyandığında kendisine bir söz vermişti.her ne pahasına olursa olsun, sefil varoluşuna boyun eğmeyecek
ve bu uğurda ne gerekiyorsa yapacaktı.

17 yaşına geldiğinde bir fok gemisine usta gemici olarak kaydoldu.Yeni mesleği ile ilgili her şeyi azim ve sabırla kısacık sürede öğrendi.işinde disiplinli ve kararlıydı.
Yaşça küçük olduğu için kendisinden büyük olanların nefretin kazanmıştı.
Ve mürettebatın saygısını kazanmak için gemideki demirbaşlardan biri olan koca kızıl john ile kavgaya tutuşmuştu; çok ağır yaralar almasına rağmen rakibinin boğazına yapışan genç denizcimiz jack,zafer çığlıklarıyla bu kavganın kazanan tarafını belli etmişti.Artık o denizciler arasında saygın bir kişilikti.
ve gerçek hayatta kurt olabilmek için daha çok fazla mücadalelerden geçmek zorunda kalıcaktı.
Zaferin ruhunda açtığı mutluluk, gecenin karanlığında kükreyen tayfununun korkusuyla bertaraf oldu.Geminin komutasını alan genç denizci jackti. Bu olay hakkında

''Tüm yelkenleri toplamıştık,Fırtınada çıplak direklerle ileriyorduk; yine de ıskuna her an parçalanacak gibiydi.Denizde iki yüz metre genişliğinde yarıklar açılıyor,rüzgar dalgaların tepesindeki köpükleri ufalıyor, su zerrecikleri
her yere öyle bir savruluyordu ki, aynı anda iki dalgayı birde görmek mümkün olmuyordu.
Neredeyse kontrol edilemez haldeki geminin küpeştesi bir iskele, bir sancak istikametine yatıyor, sürekli güneydoğudan güneybatıya dönüp rotadan sapıyor, sular bordanın altında kabarınca , ortasından delinecek gibi oluyordu.
Gerçekten delinseydi,geminin tüm mürettebatıyla birlikte battığı ve kendilerinden bir daha haber alınamadığı bildirilirdi. Bir keresinde dalgayı pupadan yedik.Dalganın gelişini gördüm ve yarı boğulmuş vaziyette, üzerime inen tonlarca suyun altında ,ıskunanın delinecek gibi olduğunu fark ettim.
bir saatin sonunda, nöbet değiştirdiğim zaman,terler içinde ve tükenmiş haldeydim.ama başarmıştım.'' diye yazmıştı.

7 ay sonra ailesinin yanına dönen jack, kazandığı bütün parayı ailesini vermişti. Ailesine maddi yönden katkıda bulunmak isteyen jack london ekonomik krizin mağdurlarından biri olmuştu
Kendisine göre bir iş bulamayınca , yeniden bir yük hayvanı olmak zorunda kalmış ve Hint keneviri imalathanesinde bir işe girmişti.

Bir makale yarışmasının yapılacağını öğrenen ve oğlunun yeteniğinin farkında olan flora zorlada olsa oğlunu bu konuda ikna edecek ,2 gün boyunca uykusuz kalmasına neden olacak ve ona 4 bin kelimelik kusursuz bir metni kaleme aldıracaktı.
Her gün Hiç aksatmadan 20 kelime öğrenmesinin ve sürekli kitap okumasının meyvesini toplayacak ve yarışta birinciliği kazanacaktı.

özgüveni tazelelen jack london bir kaç hikaye daha kaleme alacak ama bunlar hüsran ile sonuçlanacaktı.
kendisine vaat edilen zammı alamayan jack, kenevir imalathanesindeki işinden ayrıldı.
18 yaşına basınca Oakland Halk Kütüphanesi ile daha fazla haşır neşir oldu yüzeysel bilgiden sıyrılıp konuların derinine inerek kabuğundan sıyrılıp, herşeyi bir hedefe göre düzenledi.
Ekonomik kriz yüzünden bir çok iş yeri iflas etmiş ve işsiz kalan halkın büyük bir çoğunluğu çözümü intihar etmekte bulmuştu.
Bu dönemde iş bulamayan jack babasına yük olmamak için yürüyüşlere katıldı.
Küçüklüğünden beri hayran olduğu niagara şelalesini görmek için New York eyaletine buffalloya gitti
Bir polis tarafından serseri damgası yiyip 30 gün boyunca hapishanede yatmak zorunda kaldı.hapisten çıktıktan sonra tekrar kömür kürelemek için işe girdi.Yaşadığı olaylar,içindeki sosyalist kimliğin dışarı çıkmasını sağlayacak
ve Oakland halk kütüphanesinde tanışacağı eski ingiliz profösor irons Bamford tarafından eğitilecek ve yön verilecekti.

19 yaşına basmış olan jack kendisinden yaşça küçük olan öğrencilerle birlikte liseye kaydolmuştu.Maddi olanaksızlıklar yüzünden lisede öğrencilik kimliğinin yanına bir de hademelik eklenmişti.
jack kendisine liseden bir arkadaş edinmişti ismi Ted Applegarth tı.
Arkdaşının isteği üzerine eve davet edilen jack, Mabel applegarth'ı(Ted'in kızkardeşi)görür görmez aşık olmuştu.
Denizci çocuk mabel applegarth için kabuğundan sıyrılıp bile isteye sınıf atlayacak ve mabel ile eşit haklara ve özgürlüklere sahip olacaktı.
Kıza duyduğu aşkı Martin Eden deki Ruth karakteri ile ölümsüz kılacaktı.

Kapitalist sistemin ruhunda yarattığı sosyalist kimliği ile her gece belediye parkında kalabalıklara karşı söylev veriyor, burjuva sınıfına ait insanların nefretini kazanıyordu.
Hayatın yükü ve zorluklarıyla henüz tanışmamış insanlar, Jack London'ın niçin böyle sayıp sövdüğünü anlamıyorlardı.
okulda oldukça başarılı olan jack london'ın kötü talihi Mr. Andersonun onu okuldan kovmasıyla daha kötü bir vaziyet aldı. jack london bu konu hakkında şunları söylemişti.

''"Çok üzgünmüş, fakat insanlar benim hakkımda konuşup duruyorlarmış. İki yıllık eğitimi dört ayda bitirmek! Bu bir skandal olurmuş; ayrıca üniversitelerin, denklik sahibi hazırlık okullarına karşı tavırları giderek sertleşiyormuş.
Böyle bir skandalı gözü alamazmış, o yüzden lütfedip ayrılmam gerekiyormuş. "

Tek başına öğrenmeye başlayan jack, başarılı olmuş ve okula gitmeden Kalifornia ünv. kazanmıştı.
fakat yoksulluk ailesinin peşini bırakmamış ve bir çamaşırhanede gömlek ütülemeye itmişti.
Burada bir kaç ay çalışan jack, ablasından faizle borç alıp, hazine avcılığı için yüzlerce kolondike yolcusuyla birlikte kuzeye gitmişti.
Ailesini belkide bir daha göremeyecek olan jack göz yaşlarına boğulmuştu. Girişeceği bu yol tehlikeler ve maceralarla doluydu.
Kuzey topraklarında altın bulabilmek umudu ile tayfaya yazıldı.

100 kilometrelik bir mesefayi su üzerinde kat etmeleri 3 gün sürmüştü. Karaya vardıklarında yarım tonluk yükü iyi bir patikada 45 kiloyu kötü bir patikada ise 35 kiloyu sırtlayabilirdi.. Her bir parçayı bir buçuk kilometre boyunca taşıyıp sakladıktan sonra ,sıradaki parçayı almak üzere dönecekti. London yavaşça yükselen bu derbentte 13 kilometre boyunca ,taşıdığı parçayı bırakıp ikinciyi almak üzeri geri dönüyor,
ikinci parçayı da taşıdıktan sonra üçüncüyü almaya gidiyor, her bir buçuk kilometrede on beş kez aynı şeyi tekrar ederek yürüyordu.bu iş çok yorucuydu ve london su gibi ter akıtıyordu.

Yükünü atlara bindiren kolondike'çilerin atları dik ve dolambaçlı yollarda yorulmuş ve çoğu telef olmuştu.Varını yoğunu bu uğurda harcayan bazı kolondikeçiler intihar etmişti.
karayı bu şekilde geçen jack london ve bazı kolondikeçiler gölün karşı tarafına geçmek için ağaçlardan tekneler yapmışlardı.ve teknesi sağlam olmayan kolondike çilerin bazıları kara suları boylamış ve etrafı su mezarlığına çevirmişti.
jack london'ın bilgisi dahilinde yapılan tekne girdaba yakalanmaktan son anda bizim genç denizcimizin tecrübesi ile kurtulmuştu.
jack sonunda karaya ulaşmıştı ama şimdide başka bir sorun kendisini göstermek üzereydi.

Jambon , ekmek ve fasulye alamayan madenciler Kolondike Vebasına yani iskorbüt hastalığına yakalanıyordu.Bu hastalığın ilk belirtileri jack'te kendisini göstermişti; sallanan dişler ,pörsümüş deri ve kanayan diş etleri.
Her gün altın bulmak için yeri kazıyor; bulamayınca da umutsuz ve üşümüş bir vaziyette yastığının altında hıçkırıklara boğuluyordu.
Çevresindeki insanlar gibi olmak istemeyen jack kendi kendisine bir söz verdi ve her ne pahasına olursa olsun yazar olacaktı .
o kararlılık içinde yattığı yerdeki kütüğe şunları çiziktirdi.

''JACK LONDON MADENCİ YAZAR 27 Ocak 1898"
496 syf.
·18 günde·10/10 puan
Tanıştırayım sizi Martin Eden, bundan böyle hikâyesi ile artık benim en yakın arkadaşımdır. Güvenin ona tüm samimiyetimle söylüyorum bizden, içimizden birisidir o. Tanışın onunla oldukça mütevazı birisidir, yanında olun onun, asla sizi yarı yolda bırakmayacaktır, anlatın bütün derdinizi, tüm sıkıntılarına rağmen sizi dinleyecektir elinden geliyorsa yardım da edecektir ve son olarak kulak verin anlatacaklarına öyle ki anlatacakları bir haykırıştır.

Kitabın daha ilk sayfasını okurken anladım Martin Eden’i seveceğimi. Belirli bir nedeni olmaksızın ve onun hayatına harici bir göz misafiri olarak tanık olmama rağmen sevdim onu. Ah ne kadar isterdim liseden, üniversiteden veyahut iş yerimden tanıdığım reel bir birey olmasını. Kitap okumanın en güzel yanı da bu olsa gerek hiçbir zaman var olamayacağını bildiğin bir karakteri sevmek, sevebilmek.

Hikâyeye dönecek olursak Örgü, Martin’in tesadüfi bir karşılaşma sonrası sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden ve zenginliğinden alan Ruth’a ilk görüşte âşık olması ile başlar. Eğitim ve zenginlik, Martin’in hikâyesi için bu noktada anahtar kelimelerdir ki Ruth’u elde etmek için öncelikle bu unsurları elde etmesi gerekecektir ve bunun içinde önünde alması gereken uzun bir yol vardır.. Yolculuk boyunca maddi olarak sıkıntılar çekecek ve yer yer bu yolda inancını da kaybedecektir fakat Ruth’a olan aşkı onun için bu yolda her daim itici bir kuvvet olmaktadır. Martin’in tek hedefi kitap yazmak ve bunun getirileri (para, ün, statü ve güç) ile Ruth’u elde etmektir. Daha sonrasında anlayacaktır ki ilk etapta Ruth için istediği para ve ün onu çok farklı bir toplumsal psikoloji sentezi yapmaya itecektir. Bir toplumun, her sınıfının ayrı ayrı profilinin çizildiği bu kitapta inanılmaz tespitler de göz önüne serilmektedir. Demek istediğim toplumun asıl önemsediği fikirlerden daha ziyade para ve ündür tezi gerekçeleri ile açıklanmaktadır. Bu noktada kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum; “Size ayın yeşil peynirden yapılmış olduğunu söyleyebilirim ve sizde beni onaylarsınız, en azından yadsımazsınız, çünkü dolar dağlarım var.”

İnanılmaz hikâye örgüsünün yanı sıra edebi bir ziyafet de sunan bu kitabı okumaya yeni başlayan arkadaşlara kesinlikle önermiyorum. Bu kitabın lezzetini tam manasıyla alabilmek ve anlayabilmek için bunun bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Ben bu kitabı okudum kazanımlar benimdir ancak Martin Eden’i bir sonraki elime alışımdan önce araya en az elli kitap sıkıştırmak istiyorum ve inanıyorum ki o zaman geldiğinde kazanımlarım daha fazla olacaktır.
520 syf.
·21 günde·Beğendi
Merhaba değerli okurlar
İncelememe Martin Eden’in şu sözü ile başlamak istiyorum. “Buralara nereden geldiğimi biliyorum, gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üstünde sürünerek de olsa oraya gideceğim” (sf.148) Hayatımız da her insanın, her kitabın, izlediğimiz her filmin ve çoğu zaman dinlediğimiz bir müziğin bile bizde uyandırdığı, kattığı nice şeyler olmuştur, Martin Eden’in bu sözü; hem insanın kendisini geçmişini unutmaması ama o geçmişe bağlı da kalmaması ve hayatta her şeyin mümkün olduğunu o kadar güzel özetliyor ki. ,

Şimdi kitaba gelelim, Jack London’un Martin Eden kitabı, yazarın tıpkı diğer romanlarında da olduğu gibi kendi yaşam öyküsünden ve anılarından izler taşıyan bir romanıdır. Bu sebeple önce yazarın hayatına kısaca göz atıp sonra kitabı okursanız, hem yazarı daha iyi anlamak açısından hem de benzerlikleri fark etmek açısından faydalı olacağını düşünüyorum. 1919 yılında kaleme alınan ünlü roman, 1800’lü yılları Amerika’sında geçen, Burjuva sınıfı ve alt tabaka arasında ki yaşanan sosyal farlılıkları anlatan bu kitap, ana temasını da bunun üzerine kurmuştur.
Kitabı okuduğunuz zaman Martin Eden'in kendine olan güveni ve inancı size o kadar iyi yansıtıyor ki geçmişe dönüp yaptığınız şeyleri sorguluyorsunuz, hedefleriniz ve hedeflerinize olan inancınız daha da kuvvetli bir hal alıyor. Birini sevdiğimiz zaman bazen yaptığımız her davranışta o insanın düşüncesini bakış açısını düşünüyoruz tıpkı Martinin sevdiği kız olan Ruth için bir şeyleri değiştirme çabasına girdiği gibi. Aslında baktığımız zaman hepimizin bir zamanlar martin olmuşluğu vardır. Amansız şeyler uğruna verdiğimiz uğraşlar, çabalar ve tükettiğimiz umutlarımız… ( Bu çabalar derken, martinin refaha ulaşması, başarılı bir yazar olmuş olmasını kast etmiyorum, Ruth için verdiği mücadeleden bahsediyorum. )

"Halbuki güzelliği içlerinde hisseden insanlardan olsalardı, o parlayan gözlerin ve hararetlenmiş yüzün, gencin aşkla tanışmasının belirtileri olduğunu anlayabilirlerdi." (sf.37)#84196031

Hayatta başarı ve refah yolunda sosyal sınıf farkı yoktur. Çabalayabildiğiniz ölçüde ilerleyebilirsiniz hayatınızda. Lakin bu yolun adımlarını ne için yürüdüğünüz çok önemli başarıya ulaşıp hayal kırıklığı görmek de mümkün. Tam burada martinin şu cümlesi düşüyor aklıma; "Bir zamanlar bütün masumiyetimle yüksek makamlarda oturan, güzel evlerde yaşayan, eğitimli insanların ne kadar da değerli olduklarına inanırdım." (sf.379)#87887586

Hayalini kurduğumuz şeylerin değer ölçülerini bilmeden çalışıp didindiğimiz şeylerin boşa olduğunu izlemekte olabilir sonunda. (Tabi martin kadar şansız ve bahtsız iseniz ancak böyle olabilir. )

Martin Eden, Jack London'dan okuduğum ikinci kitabı idi. İlki Beyaz Diş kitabıydı, bir kurdun gözünden insanları anlatan eseri. İki kitabında da hep bir mücadele var, yazar mücadeleci yanını kitaplarına iyi yansıtıyor.

Bazı şeyler çokta anlatılamıyor hele ki bu Martin'in hayatı ise, onu en içten okuyup hissetmeniz gerekir. Daha çok anlatamadıklarımı anlamanız için.

İşte, sosyal sınıf farkı için de aşk, çabalama, idealler, ulaşılan hayaller işçi sınıfından yazarlığa, hayatında bir kez olsun seven gencin boşa giden umutları, aşkı... Daha ne olsun bide yazarın eşsiz anlatımı ile muhteşem bir kitap tavsiyesi verilir.
Martin ile tanışmayan dostlarım, martin bir kitapçı da ya da kütüphane raflarının birinde sizi bekliyor kendinizi bundan mahrum etmeyin, martine merhaba diyin. :)

Martin, yerin ben de hep ayrı olacak. Hoşça'kal...
258 syf.
·5 günde·9/10 puan
Modern klasikler sayesinde tanıdığım Jack Londonun en çok okunan eseridir Beyaz Diş. Nedense Bluetooth geliyor aklıma bu kitabın ismini andığımda (onunda açılımı mavi diş). Yazar bir kurtun gözünden insanları anlatıyor. Tabi bunu sonraları anlıyorsunuz :) 1906 yılında çıkan bu eser vahşi doğada hayatta kalma mücadelesi içerir.Yazarın gençlik yıllarında parasızlıktan dilencilik yaptığını düşünürsek kendi yaşam mücadelesinin üstesinden gelmiş diyebiliriz. Kitabın dili sade ve akıcı her yaştan insan okuyabilir, kitaplığında bulundurabilir.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
318 syf.
·Beğendi·9/10 puan
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

"KALE KÜÇÜK - AYI BÜYÜK .. BİR CİNLİK YAPMALIYIM " derken bakın neler oldu, nerelere geldiler ?!?!

Evet bir kiritikle daha beraberiz PAPİÇULOLAR!!! Uzun müddet evvel okuduğum ama kritiğini yapmak için Jack London ' ın hayatını okumayı beklediğimden dolayı ertelediğim kitaplardan bir tanesi daha .. Konu az uzunca , toparlamaya calışıcam kısaca..hemen başlayalım o yüzden ..

Biliyorsunuz sanayi devrimini ilk önce tamamlayan ülke İngilizlerdi.. 1730 larda tekstil sektöründe çalışanlar ( başlıca onlar ama geri kalan neredeyse tüm nüfus ) krik-kraklarla efenime söyliyeyim eti balık krakerlerle beslenmeye çalışan anorexia nervosaya tutulmuş su aygırları kıvamında yaşıyorlardı çünkü üretim aletleri yetersiz , basit ve az sayıdaydı..Küçük topluluklar halinde çalışıp üretimi yükseltmeye çalışıyorlardı..Üretim az , beslenecek boğaz çok olduğundan kelli herkes sefalet içerisinde yaşıyordu zira beslenecek nüfusun büyüklüğünün aksine pasta küçük olduğu için dilimde küçüktü ( ETİCİN REKLAMINDA KALEDE DURAN AYI MİSALİ İŞTE... KALE KÜÇÜK AYI BÜYÜKTÜ BİR CİNLİK DÜŞÜNMELİYDİLER!!) ..Bu onları bir dizi icat yapmaya itti.. Basit düzenekler ilkel makineleri , ilkel makinelerle artan üretimse işgücündeki eksikliği ve enerji ihtiyacını açığa çıkardı.. Sonrasında buharlı makineler ve pistonlar , fosil yakıtlarla fabrikalar , elektrik falan fistan gülistan derken ta bugünlere gelindi. İnsanoğlu üretimi arttırıp kısmen karnını doyurmuştu doyurmasına ama bu kez de üretilen ürünün satımı ile balla tatlanan ağızlar paranın bağımlısı olmuşlardı..Pazar ve hammadde arayışı derken insanoğlu gözünü bir türlü doyuramadığı bir başka canavar yaratmış oldu..Kapitalizm! Bu doymak bilmez canavarı halkların yararına kullanıyoruz diyerek sözde dizginleyen işverenler pipetlere varıncaya kadar işçi ve emek sınıfının kanını hüplettiler.. Sonra onlar da günümüzde halen daha devam eden düzenlerin temellerini atıp birleştiler..vampirik holdingler- karteller ve anemi aromalı tröstler meydana getirip tüm dünyaya yayıldılar..Biz bu canavarın ilk evrimini gerçekleştirmeden önceki günleri ile, 800'lerin sonu 900'lerin başı ile ilgilenicez ve Amerika' ya gidicez..
800lerin 3. çeyreğinde doğmuş ve 900 lerin başında kenevir atölyelerinde çalışmakta olan iri yapılı gürbüz bir genç vardı..İlk başlarda o da sirkülasyonu karşılıksız emek ve kanla sağlanan çarklar arasında kalıp öğütüldü..Kenevir tezgahlarına kolunu bacağını kaptıranları gördü ..Yeri geldi emeğinin karşılığını alamadı ,yeri geldi aç kaldı..O günlerini hiç unutmadı ve ünlü bir yazar olarak anılmaya başladığı günlerde, konuşma yapması için davetli olarak gittiği bir seminerde bu canavarın kalbinin attığı eyaletlerden birinde tüm işveren sınıfına ve din adamlarına ateş püskürdü..Yaptığı cidden büyük cesaret isteyen fakat kodamanlar tarafından kabul edilemez bir işti.. Çünkü YENİ EMPERYALİZM henüz doymaktan çooook uzaktı .. Bir önceki yüzyılda imparatorluk kuranların tümü Avrupa ülkeleriydi .. artık daha zenginlerdi ve fetihler için istekte dahil HERŞEYE sahiptiler..PARA , BUHARLI GEMİLER , TÜFEKLER VE AÇGÖZLÜLÜK ..Ve tahmin edileceği üzere bu kurucu babalar çayda çıra eşliğinde buharlı gemilerle çıkılan seferler sonucu yoksul ve geri kalmış ülkeleri kelimenin tam anlamıyla bir bir YUTTULAR!! Pamuk , kauçuk , pirinç gibi temel besin ve ihtiyac maddelerine gereksinimleri vardı ve ürettikleri mallar için pazar istiyorlardı..Ama aynı zamanda gittikleri yerde başkaları üzerinde egemen olmayı da amaçlıyorlardı.. Bu yüzden gittikleri yerlere yanlarında MİSYONERLERİ de götürdüler..Diğer ülkeler de bunu copy -paste ederek uygulamaya geçirdi..bunlardan biri Japonya diğeri ise Amerika idi..Ve tahmin ettiğiniz üzere toplantı da bu yamyamlara ayar veren gencin ismi JACK LONDON ' dı.. Muazzam bir karalama kampanyası başlatıldı kendisi için.. İşte bu kampanyanın başlatıldığı günleri kelimenin tam anlamıyla zindan ettiler kendisine.. Yine de yılmadı. O açgözlüleri ve onlarla kader birliği yapan kiliseyi de DEMİR ÖKÇE adını verdiği hamura katıp yoğurup bu muazzam sistem eleştirisini romanlaştırdı..bizlere ulaştırdı (bkz : sonrasında UÇURUM İNSANLAR - #18738047 ile de ikinci bir tokat vurdu).. Hep söylüyorum yine söyleyeceğim : Jack London hayatı boyunca ne yaşadıysa onu yazdı.. Böyle bir eserin o dönem için yazılmış olması korkunç bir cüret ve meydan okuyuş.. King Kong ' un yüreğine mantar kırıp sote de yapsan herkesin harcı değil ..Velhasılkelam , kitabı alıp okuyacaklar sizler de kitabı elinize aldığınızda işveren ve emek sınıfının mücadelesine ve bir devrime şahitlik yapacaksınız ..Bu gözü dönmüş puro tellendiren kodamanların para ve güç için sınırları ne kadar esnetip yeri geldiğinde nasıl ortadan kaldırdıklarını tecrübe edeceksiniz.. ve en ama en önemlisi distopik denen bu romanın günümüzdeki sistemle nasıl birebir örtüştüğünü göreceksiniz .. son sözüm : SEN ÇOK YAŞA AMERİKALI VİKİNG .. SEN ÇOK YAŞA !!


Buraya kadar yılmadan okuyan herkes için gelsin.. Ahu Tuğba söylüyor : Buyur Gel "MIRNIK" (?!?!?!?!!!!) albümüne isim veren parça !!!!

https://www.youtube.com/watch?v=l_OJuG0nbpk

Not : bir başka incelememde çocukluğumda bu albümle yollarımızın nasıl kesiştiğini de anlatacağım .. Esen ve İŞSİZ kalınız !!!
269 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Sitede başlamış olan ve benim de "666" (VESVESE TEAM!) kapı numarası ile içerisinde yer aldığım Jack London etkinliğinden dolayı okuduğum bu güzide kitap vasıtasıyla sizlerle beraberiz bir kez daha güneşte kalmış Seyyal Taner taytları .. Benim açımdan zor dediğim incelemelerden biri bu inceleme .. Zorluğu kitabın okunurluğundan ya da zor okunurluğundan dolayı değil , insanların Jack London ' a karşı bakışından kaynaklı .. İstiyorum ki bu adamı herkeşler alsın okusun .. Anlatacak çok şey var ama uzun da yazmamam lazım .. Neyse yavaştan başlayalım ..

Efenim bizim halkımızda Jack London dendiği vakit istemsiz olarak bir çocuk edebiyatı akla gelmektedir .. Bunun bir nedeni , - farzı misal bu kitabı ele alacak olursak - Beyaz Diş adlı bu romanın 90 küsür ayrı kitabevinden çıkmış olması ve çıkan bu kitaplardan en az üçte birlik kısmının çocuk kitabı olarak basılmasındandır .. Bu sadece Jack London için değil , Güliver'in Gezileri ve Robinson Crusoe için de böyledir .. Halbuki Robinson Crusoe 'yu açıp orjinalinden okuyanlar göreceklerdir ki orjinal metin içinde mayın kıvamında döşenmiş yedi sekiz satırlık baya baya beyin yakan atom bombası aromalı cümleler yer almaktadır.. Ve bu eserlerin arka planında anlatılmak istenen bambaşka olgular vardır .. "Büyük resmin tamamı", "Taşlar yerine oturuyor" tribi işte caniko !! Yani demem o ki , bir çocuk kitabı zannedilen bu kitabın daha büyük ve ağır bir misyonu var biz İNSANOĞLU için .. O kısma ilerde geleceğim yalnız her zaman dediğim gibi yazarı bilmek tanımak elzem .. Pek çok Jack London incelemesi yaptım , bir de biografisinden bahsettim sizlere daha öncesinde .. Oralarda da yazdım.. Beni takip edenler , "o ellerin kökünden kopsun yeter yazma" diyecekler ama yeni okuyacakları da düşünmek zorundayım.. Kızma şekerpare !

Pek saygıdeğer kabak kemaneler ... Jack London, doğulu (Doğu diyince dudağın büzülmesin akıtırım beyninin pekmezini .. O günlerde Amerika'nın doğusu yani New York , Boston falan uygar Amerika , batı dedikleri kısım da bildiğin Vahşi Batı cicim..) ve gayet varlıklı bir ailenin kafayı kırmış kızının sahip olduğu tek oğlu ..Evlilik dışı bir ilişkinin meyvesi.. Kafa kırık diyorum çünkü kadın geçirmiş olduğu ateşli bir hastalıktan ötürü balataları sıyırıp evi terk ediyor .. Piyano falan çalan son derece iyi eğitim almış bu kültürlü kadın sonrasında ruh çağırma ve ispirtizma ayinlerine merak salıyor .. Senin anlayacağın tahtalardan bir kaçı harbiden eksik .. Hal böyle olunca doğum yaptıktan sonra eksik tahtaların da etkisiyle çocuğuna bir evlat gibi değil de bir birey gibi yaklaşıyor ve ona iyi bir eğitim veriyor.. Bir ebeveyn gibi yaklaşmıyor ona .. Sonrasında kısa hayatının yarısını serseri olarak geçirmesinin bir sebebi de bu karadul kılıklı anası .. Okul öncesinde okuma yazma öğrenmesinin getirdiği artı değerle hayatına giren kitaplar ve diğer yanda sapkınca bir güdüyle harlanan macera tutkusu .. Bir de buna ek olarak Jack London' ın sözlük karşılığı olan AŞIRILIK olgusu.. Bunu ben değil kendisi söylüyor , " Hayatımda yaptığım her işte aşırıya kaçmışımdır" diyerek. Çalışman lazım deniliyor , herif bir öykü yazmak için günde 19 saat çalışıyor falan .. Tam bir manyak ! Çeşit çeşit iş yapıyor ..Fok balığı avcılığı , altın arama , istiridye korsanlığı ,postacılık , savaş muhabirliği ve daha onlarcası .. Sanırım bir tek kapı kapı dolaşıp atom bombası ve sonrasında bunla müdahale edersiniz diyip yangın tüpü falan satmamış.. Zamanında milletin altın diye gözünün döndüğü dönemlerde Alaska' ya gidip 500 kilo yükü 1.5 -yazıyla bir buçuk- saatte bir dağın tepesine (1200 metre uzunluğundaki yoldan) çıkarıp bu kış burda ölmezsem yazar olucam diyip işbu söylemi kulübesine kazıyan, andiçen bir adam var karşınızda.. Öyle bir deli ! YA HEP YA HİÇ ! "Toz olmaktansa KÜLE döneyim daha iyi." diyeninden.. Adamın hayattaki düsturu bu... Öyle çok şey var ki anlatacak .. Öyle iyi kalpli, öyle azimli , öyle güzel bir adam ki bu!! İşte bu yüzden Jack London incelemelerim bana bir işkence oluyor .. Tam anlatamıyorum ..

Neyse efenim toparlamaya çalışalım .. İşte bu Alaska 'da madencilik yaptığı günlerde kendisi doğayı, şartları ve çevre sakinlerini gözlemlediğini sanırken , kendisinin de gözlemlendiğinin hiç ama hiç farkına varmıyor .. Esasen yanlış bilinen bir olgu vardır Jack London ile ilgili .. Denir ki, Jack London kurtları kutsar , onları yüceltir , onlara hayrandır .. Küçük bir yüzde ile bu önerme kısmen doğrudur ama olayın aslı bambaşkadır.. Karşınızda iri yarı , sarışın , yorulmak nedir bilmez , mavi gözlü dev gibi bir adam düşünün .. Çifter vardiya çalışıyor yorulmuyor falan .. Orman olsa mekan , Phantom'un resurrection'ı diyeceğiz ama ortam kar,kış , buz , kıyamet .. Soğuk da işlemiyor herife.. On ayı gücünde bir de .. Saydığım tüm bu özellikler ,civarın yani Alaska yerlilerinin gözünden kaçmıyor .. Hayran oluyorlar adama .. Bunca çetin şartlarda çalışıp postu deldirmediği için de ona KURT lakabını takıyorlar .. Ve Jack London bu lakabı öyle benimsiyor ki , sonrasında Martin Eden ' da şair Brissenden ismiyle satırlarında can verdiği , ona sosyalizmi aşılayan adam olan George Sterling ' e yazdığı mektupları dahi WOLF imzasıyla gönderiyor.. Çok ünlü bir yazar olduktan sonra çıkan kitaplarının Kurt Dölü ve Deniz Kurdu ismiyle çıkmasının bir sebebi de bu ..Velhasıl kelam tarhanalı jelibonlar .. Sanırım pek çoğunuz Vahşetin Çağrısını okudunuz .. Okumadıysanız da okuyun .. Bu kitap yani Beyaz Diş , Vahşetin Çağrısının devamı niteliğinde yazılmış .. Orada da , Alaska'da altın patlaması yaşanınca kızak çekmesi için civardaki köpeklerin yetersiz kalması sonucu bambaşka bir yerden kaçırılıp Alaska' ya getirilen Buck isimli bir köpeğin başından geçenler anlatılanlar..

Gelelim kitabımıza... Hani çok ama çok efsane filmler vardır.. Daha girişte kameranın açısından , görüntünün akışından anlarsınız bunu .. Bu kitabın girişi size o aurayı veriyor .. Kar ve buzlar altında bir mekan tasviriyle başlayan sayfalar üzerine harala gürele bir kovalamacaya dalıyorsunuz ..Bunu öyle güzel yedirmiş ki Jack London , anlatılır gibi değil .. Ben spoiler vermemek adına anlatmayacağım sizlere ama o tarihlerde , 1900'lerin başlarında böylesi bir şeyi yazmak .. Bir romana böyle girmek ..Ve bu romanın o dönemde neredeyse hiç tanınmayan bir yazar tarafından yazıldığını bilmek .. Yazılanları su gibi içerek okumak .. Tüm bunlar "Jack London Etkisi" dediğim olgu .. Ne zaman okusam bir girdabın içine düşüp sonrasında dehşet hızlı akan bir akarsuda yol alıp ,denize ulaşıyorum.. Kahramanımız isminden de anlaşılacağı üzre kurt ve köpek kırması bir KURT ! Kurt diyorum çünkü kendisi safkan olmamasına , bir melez olmasına rağmen hemcinsleri olan köpeklere düşman ..Kitabın ana çatısını oluşturacak hikayemiz de , Beyaz Diş isimli bu kurdun doğduktan sonra insanların eline düşmesi ile start alıyor .. Jack London' ı bu noktada ayakta alkışlamak lazım .. 269 sayfa boyunca neredeyse hiç diyalog kullanmaksızın bir hayvanın bakışından insanı , insan üzerinden de bir kurdun hayatını aktarmış bizlere .. Öyle kısımlar kaleme almış ki , bazı yerlerde kime insan kime hayvan diyeceğimi şaşırdım .. Bu açıdan bakıldığında insanoğlu denen yok olası canlının kıyıcılığını da bizlere muhteşem olaylar dizisiyle aktarmış .. Kitapta sanırım en çok sevdiğim kısımlar doğduktan sonraki, gelincik ve sincap ile giriştiği savaşların yeraldığı yerler oldu ... Tek kelimeyle EPİK ! Bu arada ben Oda Yayınlarından alıp okudum .. Çeviri muhteşemdi .. Rast gelirseniz gönül rahatlığı ile alıp okuyabilirsiniz .. AH!! Az daha unutuyordum BOZ RENKLİ BU KURDU TÜM KAPAKLARDA BEYAZ ÇİZEN O ELLERİNİZ KIRILSIN ULAN SİZİN !!!

Bir sonraki incelemede görüşmek üzere KUKUMANJEROLAR !!

Esen kalın , İŞSİZ kalın !!

Kısa bir not ..

Martin Eden ve Deniz Kurdu isimli kitapları, Amerikan edebiyatında (denizlerde geçen) Herman Melville ' ın Moby Dick isimli romanıyla gelmiş geçmiş en sağlam eserlerdir ve Melville' in bu alandaki roman tekeline son verip zirveyi beraber paylaşmışlardır..Ha bu arada Moby ismiyle dinlediğiniz ecnebi gavur sanatçı da bizzat bu Herman Melville ' ın torunudur ..

Bkz : Oh sinyor Tuco !! Ne mübarek bir zatsın sen !
72 syf.
·Beğendi
Selam 1000k sakinleri. Ben bir kitap okudum, hem bu kadar geç okuduğum için üzüldüm hem de dünyayı saran bir hastalıktan bahseden bu kitabı dünyayı saran bir hastalığın olduğu bu dönemde okuduğum için fazlaca heyecanlandım.

Kitap 1912 yılında yayımlanmış olup 2012 yılında dünyayı saran "Kızıl Veba" isimli hastalığın uygar toplumu nasıl yok ettiğini anlatıyor. Kitabın baş karakteri Profesör Smith yani Granser, salgından sonra oluşan ilkel yaşamı görmüş son kişi. 2070'li yıllarda, artık son zamanlarını yaşayan Granser torunlarına her ne kadar uygar toplumu anlatsa da hiç görmedikleri medeniyet onlara anlamsız geliyor ve dünya kendini tekrar ediyor...

Kitapta değinilen bir konu da hastalık sonrası oluşan batıl inançlar ve umut tacirleri! Yalancı, doktor bozması tiplerin peydah olup insanları aslı astarı olmayan şeylerle kandırıp, onların korkularından beslenmeleri! Ne kadar bilindik, tanıdık bir durum öyle değil mi?

Galiba kitap "kıyamet sonrası dünya" senaryolarının temelini oluşturuyor. Salgın, virüs vb. konularla yazılmış, beyaz perdeye aktarılmış bildiğim bütün hikayeler vardı 60 sayfalık kitapta. Jack London'un 1912 yılında ortalıkta güncel bir salgın olmazken yüz yıl sonrasında gerçekleşebilecek böyle bir hikâye oluşturması beni çok etkiledi. İnsanların tepkileri, sadece kendilerini düşünmeleri ve içlerindeki ilkelliği, şiddeti gün yüzüne çıkarmaları, günümüz şartları içerisinde düşünmeye çok müsait mesajlardı.

Bugün okumak için uygun bir konuda olan bu romanı kaçırmayın bence. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Levent Cinemre
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1963
1963 Ankara doğumlu. Ankara Anadolu Lisesi ve A.Ü. S.B.F.'ni bitirdi. 1987'den itibaren Dışbank'ta müfettiş yardımcısı, PEG Profilo A.Ş.'de mali işler müdür yardımcısı, KARON Menkul Kıymetler A.Ş.'de muhasebe müdürü olarak çalıştı.

Yazar istatistikleri

  • 88 okur beğendi.
  • 116,5bin okur okudu.
  • 3.743 okur okuyor.
  • 44,5bin okur okuyacak.
  • 1.749 okur yarım bıraktı.