Levent Cinemre

Levent Cinemre

Çevirmen
8.6/10
5.186 Kişi
·
17.569
Okunma
·
1
Beğeni
·
70
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Martin Eden…
Kitap olduğunu bilmesem oturur bir köşede yas tutarım. Kurgudur diye avutuyorum kendimi.

Nasıl da güzel işlemiş hayatı Jack London. Bir roman okuduğum fikrine inandırmaya çalışıyorum kendimi. Gerçek olmalı tüm bunlar. Yaşanmış olmalı. Yoksa nasıl bu kadar dozunda ayarlanır anlatım(?).

İtiraf etmeliyim ilk bölümlerinde yine ihtiyar kaldığım (orta yaşa merdiyen dayamış biri olarak) bir roman olduğunu düşündüğüm zamanlar oldu. Yani; sanki daha gençlere hitap eden bir kitap diye düşünmeden edemedim. Bazı yerlerinde (yine ilk bölümleri kastediyorum) sanki tekrara düşmüş diye eleştiresim de gelmişti.
Fakat sonra; tam olarak nereden başlayarak olduğunu hatırlamıyorum ama ortalara yakın, kendimi hayatı ve düzeni eleştirirken buldum. 21 yaşında, denizcilik yapan, eğitim almamış, ailesinden kalan iki kız kardeşinden (biri hiç sevmediği itici bir adamla evli) başka bir şeyi olmayan güçlü, kuvvetli, mert bir adam. Yakışıklı, sevecen fakat kızlara önem vermeyen… Tâ ki…

Bir gün Ruth’un (esas kızımız) ailesinden birini serserilerin elinden kurtarır. Ve onun tarafından yemeğe çağrılır. Yemeğe gidene kadar, belki daha önce hiç bilmediği, zira varoş tabir edebileceğimiz bir yaşam tarzında yetişmiş olan Martin; bu, düzenli ve gayet iyi eğitilmiş ailenin içine katılırken büyük bir eziklik hissetmiştir. Ruth’a olan aşkının başlangıcı da tam burada olur.

Konuya çok fazla girip romanı elinizden almak istemiyorum. Şu kadarını söyleyeyim; biz kitap okuyanların hepsinin hissettiği yalnızlaşmayı göreceksiniz, bilinç arttıkça toplumdan uzaklaşma, sürüden kurtulup kendi kararlarını verme iradesi ve gücü ete kemiğe bürünecek satırların arasında. Benim gibi ‘-izm’lerle (sosyalizm, realizm, idealizm ve bireycilik kitapta geçenlerin başlıcaları) arası sağlam olmayanlarınız için bile açıklayıcı olacaktır. Sınıf farkının hayattaki etkileri öyle güzel işlenmiş ki. Kişinin hiç olmadığı biri gibi nasıl gösterilebileceğini de göreceksiniz, aşkın ‘sefil’ dünyevi ihtiyaçlar için ayaklarının altına alındığını ve aynı değerler uğruna şartlar değişince baş tacı edildiğini de göreceksiniz. Bir insanın yalnızlığını göreceksiniz. Çaresizliğini. Ve ‘bilmenin’ aslında ne kadar da canınızı yakabileceğini anlayacaksınız!

‘Jack London’ der ve bitiririm.
Tanıştırayım sizi Martin Eden, bundan böyle hikâyesi ile artık benim en yakın arkadaşımdır. Güvenin ona tüm samimiyetimle söylüyorum bizden, içimizden birisidir o. Tanışın onunla oldukça mütevazı birisidir, yanında olun onun, asla sizi yarı yolda bırakmayacaktır, anlatın bütün derdinizi, tüm sıkıntılarına rağmen sizi dinleyecektir elinden geliyorsa yardım da edecektir ve son olarak kulak verin anlatacaklarına öyle ki anlatacakları bir haykırıştır.

Kitabın daha ilk sayfasını okurken anladım Martin Eden’i seveceğimi. Belirli bir nedeni olmaksızın ve onun hayatına harici bir göz misafiri olarak tanık olmama rağmen sevdim onu. Ah ne kadar isterdim liseden, üniversiteden veyahut iş yerimden tanıdığım reel bir birey olmasını. Kitap okumanın en güzel yanı da bu olsa gerek hiçbir zaman var olamayacağını bildiğin bir karakteri sevmek, sevebilmek.

Hikâyeye dönecek olursak Örgü, Martin’in tesadüfi bir karşılaşma sonrası sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden ve zenginliğinden alan Ruth’a ilk görüşte âşık olması ile başlar. Eğitim ve zenginlik, Martin’in hikâyesi için bu noktada anahtar kelimelerdir ki Ruth’u elde etmek için öncelikle bu unsurları elde etmesi gerekecektir ve bunun içinde önünde alması gereken uzun bir yol vardır.. Yolculuk boyunca maddi olarak sıkıntılar çekecek ve yer yer bu yolda inancını da kaybedecektir fakat Ruth’a olan aşkı onun için bu yolda her daim itici bir kuvvet olmaktadır. Martin’in tek hedefi kitap yazmak ve bunun getirileri (para, ün, statü ve güç) ile Ruth’u elde etmektir. Daha sonrasında anlayacaktır ki ilk etapta Ruth için istediği para ve ün onu çok farklı bir toplumsal psikoloji sentezi yapmaya itecektir. Bir toplumun, her sınıfının ayrı ayrı profilinin çizildiği bu kitapta inanılmaz tespitler de göz önüne serilmektedir. Demek istediğim toplumun asıl önemsediği fikirlerden daha ziyade para ve ündür tezi gerekçeleri ile açıklanmaktadır. Bu noktada kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum; “Size ayın yeşil peynirden yapılmış olduğunu söyleyebilirim ve sizde beni onaylarsınız, en azından yadsımazsınız, çünkü dolar dağlarım var.”

İnanılmaz hikâye örgüsünün yanı sıra edebi bir ziyafet de sunan bu kitabı okumaya yeni başlayan arkadaşlara kesinlikle önermiyorum. Bu kitabın lezzetini tam manasıyla alabilmek ve anlayabilmek için bunun bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Ben bu kitabı okudum kazanımlar benimdir ancak Martin Eden’i bir sonraki elime alışımdan önce araya en az elli kitap sıkıştırmak istiyorum ve inanıyorum ki o zaman geldiğinde kazanımlarım daha fazla olacaktır.
Martin Eden’in etkisinden dolayı Jack London kitapları okuma isteği uyanmış birçok insandan biriyim. Beyaz Diş’e de bu yüzden başladım. Açıkçası yazarın iki kitapta çizdiği tavır bambaşkadır. Yazarların art arda okuduğunuz iki kitabında birbirine benzerlikler bulabilir ve rahatsız olabilirsiniz. Fakat öyle bir şey yaşamadığımı öncelikle belirtmeliyim. Gerçekten büyük bir yazar olduğunu tekrar vurgulayarak kitaba dönmek istiyorum.

Beyaz Diş’de dörtte bir köpek olan bir kurdun hikâyesi anlatıyor. Yabanda doğmuş ve yabani hayatı bilen kurt özellikleri yüksek olan bir köpek. Diğer kurt köpekleri evcilleşeli birkaç kuşak olduğu için ondan çok daha farklıdır. O, ise yabanı bilir ve sık sık yabanın onu çağıran sesini duymaktadır. Kendi türüne düşmandır (kurt köpekleri). Bu, biz insanlarda da sıkça bulunan bir özelliktir. Gerçi biz insanlar kendimizden başka her şeye düşman olabiliyoruz kolayca (menfaat icabı).

Bu kitap bir fabl (hayvanların konuşturulduğu hikâyeler) değildir. Zaten öyle olsaydı muhtemelen okuyamazdım. Lakin olumsuz bir eleştirim de olacak, benden sonra okuyacak kişileri hazırlamak için söylüyorum. Yoksa yazarları eleştirme haddini bulmuyorum kendimde. Zaman zaman sıkıcı gelebiliyor başlarda. Hikâyenin açılacağını düşünerek biraz sabırlı yaklaşmak gerekiyor.

Kitapta bir kurt köpeğinin hayatını anlatırken adeta insanlara bu dünyanın gerçeklerini resmetmiş yazar. Yaban hayatının yasalarını gözler önüne sermiş ve aslında biz insanlarında benzer kurallara tabii olduğumuzu ve dünyanın güçsüzler için ne kadar acımasız olabileceğini vurgulamış. Kurtlukta birinci kural ‘ya yersin, ya yenilirsin’. İnsanların şartlar oluşunca (ya da fırsat bulunca mı demeliydim?) kurtlardan çok daha vahşi ve acımasız olduğunu söylememe gerek var mıdır bilemiyorum.

Kitabın en çok sevdiğim yanı, hikâyeyi çoğunlukla annesi yarı kurt olan bir kurt köpeği üzerinden anlatmasına rağmen okuyucuya insan hayatıyla ilgili harikulade tespitler sunması.

Keyifle okunacak bir klasik.
"KALE KÜÇÜK - AYI BÜYÜK .. BİR CİNLİK YAPMALIYIM " derken bakın neler oldu, nerelere geldiler ?!?!

Evet bir kiritikle daha beraberiz PAPİÇULOLAR!!! Uzun müddet evvel okuduğum ama kritiğini yapmak için Jack London ' ın hayatını okumayı beklediğimden dolayı ertelediğim kitaplardan bir tanesi daha .. Konu az uzunca , toparlamaya calışıcam kısaca..hemen başlayalım o yüzden ..

Biliyorsunuz sanayi devrimini ilk önce tamamlayan ülke İngilizlerdi.. 1730 larda tekstil sektöründe çalışanlar ( başlıca onlar ama geri kalan neredeyse tüm nüfus ) krik-kraklarla efenime söyliyeyim eti balık krakerlerle beslenmeye çalışan anorexia nervosaya tutulmuş su aygırları kıvamında yaşıyorlardı çünkü üretim aletleri yetersiz , basit ve az sayıdaydı..Küçük topluluklar halinde çalışıp üretimi yükseltmeye çalışıyorlardı..Üretim az , beslenecek boğaz çok olduğundan kelli herkes sefalet içerisinde yaşıyordu zira beslenecek nüfusun büyüklüğünün aksine pasta küçük olduğu için dilimde küçüktü ( ETİCİN REKLAMINDA KALEDE DURAN AYI MİSALİ İŞTE... KALE KÜÇÜK AYI BÜYÜKTÜ BİR CİNLİK DÜŞÜNMELİYDİLER!!) ..Bu onları bir dizi icat yapmaya itti.. Basit düzenekler ilkel makineleri , ilkel makinelerle artan üretimse işgücündeki eksikliği ve enerji ihtiyacını açığa çıkardı.. Sonrasında buharlı makineler ve pistonlar , fosil yakıtlarla fabrikalar , elektrik falan fistan gülistan derken ta bugünlere gelindi. İnsanoğlu üretimi arttırıp kısmen karnını doyurmuştu doyurmasına ama bu kez de üretilen ürünün satımı ile balla tatlanan ağızlar paranın bağımlısı olmuşlardı..Pazar ve hammadde arayışı derken insanoğlu gözünü bir türlü doyuramadığı bir başka canavar yaratmış oldu..Kapitalizm! Bu doymak bilmez canavarı halkların yararına kullanıyoruz diyerek sözde dizginleyen işverenler pipetlere varıncaya kadar işçi ve emek sınıfının kanını hüplettiler.. Sonra onlar da günümüzde halen daha devam eden düzenlerin temellerini atıp birleştiler..vampirik holdingler- karteller ve anemi aromalı tröstler meydana getirip tüm dünyaya yayıldılar..Biz bu canavarın ilk evrimini gerçekleştirmeden önceki günleri ile, 800'lerin sonu 900'lerin başı ile ilgilenicez ve Amerika' ya gidicez..
800lerin 3. çeyreğinde doğmuş ve 900 lerin başında kenevir atölyelerinde çalışmakta olan iri yapılı gürbüz bir genç vardı..İlk başlarda o da sirkülasyonu karşılıksız emek ve kanla sağlanan çarklar arasında kalıp öğütüldü..Kenevir tezgahlarına kolunu bacağını kaptıranları gördü ..Yeri geldi emeğinin karşılığını alamadı ,yeri geldi aç kaldı..O günlerini hiç unutmadı ve ünlü bir yazar olarak anılmaya başladığı günlerde, konuşma yapması için davetli olarak gittiği bir seminerde bu canavarın kalbinin attığı eyaletlerden birinde tüm işveren sınıfına ve din adamlarına ateş püskürdü..Yaptığı cidden büyük cesaret isteyen fakat kodamanlar tarafından kabul edilemez bir işti.. Çünkü YENİ EMPERYALİZM henüz doymaktan çooook uzaktı .. Bir önceki yüzyılda imparatorluk kuranların tümü Avrupa ülkeleriydi .. artık daha zenginlerdi ve fetihler için istekte dahil HERŞEYE sahiptiler..PARA , BUHARLI GEMİLER , TÜFEKLER VE AÇGÖZLÜLÜK ..Ve tahmin edileceği üzere bu kurucu babalar çayda çıra eşliğinde buharlı gemilerle çıkılan seferler sonucu yoksul ve geri kalmış ülkeleri kelimenin tam anlamıyla bir bir YUTTULAR!! Pamuk , kauçuk , pirinç gibi temel besin ve ihtiyac maddelerine gereksinimleri vardı ve ürettikleri mallar için pazar istiyorlardı..Ama aynı zamanda gittikleri yerde başkaları üzerinde egemen olmayı da amaçlıyorlardı.. Bu yüzden gittikleri yerlere yanlarında MİSYONERLERİ de götürdüler..Diğer ülkeler de bunu copy -paste ederek uygulamaya geçirdi..bunlardan biri Japonya diğeri ise Amerika idi..Ve tahmin ettiğiniz üzere toplantı da bu yamyamlara ayar veren gencin ismi JACK LONDON ' dı.. Muazzam bir karalama kampanyası başlatıldı kendisi için.. İşte bu kampanyanın başlatıldığı günleri kelimenin tam anlamıyla zindan ettiler kendisine.. Yine de yılmadı. O açgözlüleri ve onlarla kader birliği yapan kiliseyi de DEMİR ÖKÇE adını verdiği hamura katıp yoğurup bu muazzam sistem eleştirisini romanlaştırdı..bizlere ulaştırdı (bkz : sonrasında UÇURUM İNSANLAR - #18738047 ile de ikinci bir tokat vurdu).. Hep söylüyorum yine söyleyeceğim : Jack London hayatı boyunca ne yaşadıysa onu yazdı.. Böyle bir eserin o dönem için yazılmış olması korkunç bir cüret ve meydan okuyuş.. King Kong ' un yüreğine mantar kırıp sote de yapsan herkesin harcı değil ..Velhasılkelam , kitabı alıp okuyacaklar sizler de kitabı elinize aldığınızda işveren ve emek sınıfının mücadelesine ve bir devrime şahitlik yapacaksınız ..Bu gözü dönmüş puro tellendiren kodamanların para ve güç için sınırları ne kadar esnetip yeri geldiğinde nasıl ortadan kaldırdıklarını tecrübe edeceksiniz.. ve en ama en önemlisi distopik denen bu romanın günümüzdeki sistemle nasıl birebir örtüştüğünü göreceksiniz .. son sözüm : SEN ÇOK YAŞA AMERİKALI VİKİNG .. SEN ÇOK YAŞA !!


Buraya kadar yılmadan okuyan herkes için gelsin.. Ahu Tuğba söylüyor : Buyur Gel "MIRNIK" (?!?!?!?!!!!) albümüne isim veren parça !!!!

https://www.youtube.com/watch?v=l_OJuG0nbpk

Not : bir başka incelememde çocukluğumda bu albümle yollarımızın nasıl kesiştiğini de anlatacağım .. Esen ve İŞSİZ kalınız !!!
Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız...

Jack London'u gerek bu site gerekse dışardan sadece ismini duymuştum. Burada ise daha yakından tanımama ve 'Okuyacağım' adlı bölüme eklememin sebebi ise; Maral 'ın alıntılarını okuyarak oldu. Övgü dolu bir şekilde karşıladım alıntıları. Ve bu şekilde okuma listeme aldım. Aslında bu kitabı bu aralar okumayacaktım. Bana vesile olan arkadaşım Yasee oldu. Daha öncesinde ufak bir atışma neticesinde bana birkaç kitap gönderdi. Bu kurnaz arkadaşım (tabi ben ondan kurnaz... ne demezsin:))) ) okuyacağım listeme bakıp göndermiş. Tabi kitaplar gelmeden önce benim haberim yoktu hangi kitapları göndereceğine dair. Kitapları elime henüz ulaşmamışken ben de onun okuma listesine baktım ve ortak bir okuyacağım listesinde kitaba rastladım. Bunu tahmin etmek hiç de zor değil tabi(Demir Ökçe). Neyse o gönderdiği kitaplar elime ulaşınca kitaplar çift çift oldu bende. Neyse ki bu kitabı almamıştı kendine. Ben de benim aldığım Demir Ökçe'yi ona gönderdim. Böylece hem o bana almış oldu hem de ben ona. Yaz tatili vesilesiyle de okumaya başladım.

Demir Ökçe (kitabın kapağında da yazdığı gibi) mana olarak Oligarşi manası verilmiştir. 19. ve 20. yy'da Amerika'nın San Francisco eyaletinde geçmektedir. Malumunuz üzerine ezen~ezilen (Proleterya~Burjuvazi) sermayeyi elinde bulunduran~emek sahibi insanlar... bunları uzun uzadıya anlatıp kafanızı karıştırmak istemiyorum yalnız bu az evvelki sade tanımdan bilimsel(sosyolojik) tanıma geçmem gerekiyordu. Kitabın ana konusu buydu. Ernest Everhard ve Avis Everhard anakahramanlarının tanışmaları evlenmeleri ve akabininden gelişen süreçlerde devrim adına yaşadıklarını anlatırlar. Aslında bu ikisi (Ernest~Avis) aynı sınıfın mensupları olmalarına rağmen tanışmalarının ilk safhalarında aynı zihniyetten de değildiler. Çünkü Ernest'in devrimci bir kişiliği vardır. Avis ise kendi halinde avukatlık yapar ve Burjuvazi hayatı sürerdi. Ta ki Ernest'in hayatlarına girip yataklarında yatarlarken(Babası ve bir Psikopos da dahil) tokatlaya tokatlaya uyandırarak gerçeği görmelerine vesile olmuştur. Bu az evvelki tanım bana ait. Sadece onlar tokat yetmemişler kiminle bu konu hakkında konuşmuşsa Ernest, gerçeği herkesin yüzüne vurmuştur.


İçerikten daha fazla bahsetmeyeceğim. Alıp okumanız ve tadına varmanızdan yanayım. Yani kitabı anlatacak halimiz yok açıkçası. TİŞ KÜLTÜR Yayınları deyip övgü dolu sözlerle şişirmeme gerek yok sanırım. Şunu söylemek istiyorum: Hakikaten muazzam derecede akıyor kitap. Benim için birçok klasiğin önünü dahi geçmiştir. Yani bu kitabın yazıldığı tarihten önce yazılan esas klasikler. Bu kitap K.Y(Kültür Yayınları)'nda zaten Modern Klasikler Dizisi'nde yer alıyor. O manada dedim zaten. İlginç bir yanını daha söyleyeyim. Bazı kitaplar kanser eder ya da tam tersine bazı kitaplar da insanı iyileştirir. Fakat bu kitap ise insanı ortada yetim gibi bırakıyor. Çünkü kitap nokta olmadan sonlanıyor bu da ne demek oluyor: Demek ki bunları yazarken bir yerlerde yakalanmış Avis...

Avis yaşadığı devrim günlerini elyazmalarına kaydediyor. Artık geldiği yere kadar ne oluyorsa kitap aniden kesiliyor ve sizin zihninizdeki yayın yarıda kalıyor ve koskoca karanlığa giriyorsunuz. Gönül isterdi ki iki~üç bin sayfa anlatsaydı. Daha bir şeyler gelişmemişken yarıda kalıyor. Bu tadı damağında meselesinden ziyade tam tadı alacakken kaçar ya bir şey. İşte tam da böyle bir şey oluyor.

İşte bu şekilde kitabın yarıda kalması insana birnevi ağır geliyor. Ammaaan. Boşverin. Her şeyi öğreniyor muyuz... Hayır tabiki de. Bu da eksik kalsın yani. Belki de ben teselli ediyorum kendimi. Ne bileyim kitap gerçekten harikaydı. En ağır konuları bile sizi içerisine alıp yaşatarak öğretiyordu. Böyle öğretmeye can kurban. Uzun uzun bilimsel metinleri okuyup da kafası allak bullak olan ne demek istediğimi anlar. Yeri gelmişken söyleyeyim: Kitap 25 başlık altında işliyor konusunu. Böyle edebî tertibi çok güzel. Ayrıca bazı kavramlarına aşık oldum günlük hayatta da kesinlikle kullanacağım. İlk defa duydum ve çok hoşuma gitti. Mesela: Gündüz Feneri. Çevremde ayaktakımı olan, bir şeye yaramayan ve yaradığını sanan ve hatta bir şey bilmeyip de bildiğini sanan insanlara söyleyeceğim bir kavram daha eklendi.

Kitabı aslında sonra okuyacaktım yukarıda anlattığım vesilelerle öne alındı okuma zamanım. Hiç pişman değilim. Bilâkis alıp okumak bana edebî zevk verdi. Hâlâ aklım kitaptaki olaylarda. Acaba ne olmuştu sonrasında. Fesuphanallah insan
Bu büyük ailenin bir ferdi olmadan önce kitaplarımı seçerken, ölmeden önce okunması gereken kitaplar, 30 yaşına gelmeden önce okunması gereken kitaplar gibi listelerden faydalanırdım. Bu listeler beni bazen çok güzel kitaplarla tanıştırırken bazen de çok büyük hayal kırıklıkları yaratıyordu. Bu hayal kırıklıklarının en büyüğünü ise Muhteşem Gatsby isimli kitapta yaşadım. Kitabı öyle bir lanse etmişlerdi ki bir okur için olmazsa olmaz mahiyetindeydi. Hatta Amerikan edebiyatının en büyük eseri diyenler bile vardı. Bir heves eseri edindim ve kısa sürede de bitirdim. Sonrasında ise öyle bir hayal kırıklığı yaşadım ki anlatamam. Amerikan Edebiyatının en büyük eseri bu ise bende bir daha Amerikan Edebiyatı okumayacaktım.

Günlerim bu yoğun çaba içerisinde eser seçimleri ve hayal kırıklıkları ile geçerken, bir gün derdimi dostum A.rahim Kara ’ya açtım. Bana bir platform olduğundan, gerçekçi değerlendirmeler yapıldığından ve okunan kitaplardan alıntılar paylaşıldığından bahsetti. İşte dedim aradığım bu! Telefonu kapatır kapatmaz kaydımı yapıp mobil uygulamasını indirdim. İlk başlarda alıntılarımı paylaştığım ve değerlendirmelerinden faydalandığım sadece bir kaynaktı. Sizleri tanıdıkça, sohbetler ettikçe dış dünyada asla bulamayacağım samimi bir ortama dönüştü. Çok güzel arkadaşlar edindim, çok güzel sohbetler ettim. Her bir üyesi ailemin birer ferdi oldu zamanla. Hepiniz sağ olun var olun. Bana bu güzel dünyanın kapılarını açtığınız, beni başka hiçbir yerde asla bulamayacağım bir samimiyetle karşıladığınız için. Hepinizi seviyorum, hepiniz ayrı ayrı ve bir bütün olarak çok özelsiniz benim için.

Siteyle ilk tanıştığım bende henüz derin anlamlar taşımadığı dönemlerde adını sıkça yapılan övgülerle duyduğum bir eser vardı. Hayatın gerçeklerini anlatan ama Amerikan Edebiyatı. Salt bir gerçekçi olarak benim için tercih yapmak çok zor olmadı. İlk ay ki alışveriş listeme eklendi ve site ahalisi tarafından bana aldırılan ilk kitap oldu Martin EDEN. Yalnız biraz bekledi beni. Ta ki Hakan Günday ’ın Daha kitabını okuyana kadar. Kitabın baş karakteri Gaza’nın iki abisi vardı. Afganistan’da ki buda heykelleri gibi. Kaçak göçmenleri taşıyan denizcilerdi kendileri. Dehşet vericiydiler ve dehşet verici bir yazar okuyorlardı. Jack London . O an işte dedim benim yazarım. Hayatın gerçeklerini anlatan, dehşet verici, hasta ve saplantılı karakterleri olan.

İlk fırsatta başladım kitaplığım da yer alan Martin EDEN’e. Acaba beklentilerimi karşılayacak mıydı? İlk okuduğum Amerikan Edebiyatı eserinin hayal kırıklıklarını üzerimden atabilecek miydim? Gaza’nın abileri ve ailem haklı mıydı? Tabii ki! Martin EDEN de hayatın gerçeğini buldum. Toplumsal sınıf farklılıklarını buldum. Yayın dünyasının kokuşmuşluğunu buldum. Bireyin heveslerini, aşklarını beklentilerini, bunalımlarını buldum. Hayata dair ne varsa hepsini buldum. Hayatın anlamını buldum. Artık gerçek hayatı anlatan, yaşayan bir başucu kitabım vardı Martin EDEN ve dehşet verici bir yazarım JACK LONDON.

Bu kitap hayatın gerçeğini anlatıyor görmek ve anlamak isteyene! Öncelikle beni bu sitenin bir ferdi yapan dostuma, sonra beni bu muhteşem yazarla tanıştıran site ahalisine ve Gaza’nın abilerine teşekkürlerimi iletiyorum.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Fatih Terim gibi 'Nerede kalmıştık?' diyerek başlamam gerekiyor bu incelemeye sanırım. Neden böyle başlamam gerektiğini anlatacağım birazdan. Çünkü benim için zor bir inceleme olacak... Zor, çünkü peş peşe yaptığım hatalar zinciri yüzünden bir yandan kapana kısıldım, diğer yandan, yani olumlu tarafından bakarsak, iyi de bir okuma deneyimi kazandım.

Şimdi biraz ayrıntıya inersek, size durumu şöyle özetleyebilirim; Jack London, zamanında birbirine çok benzeyen iki kitap yazmış. Biri incelememize konu olan Vahşetin Çağrısı , diğeri ise bu ayın başlarında okuduğum Beyaz Diş adlı eseri. London hayranları darılmasın ama, bana sorarsanız iki kitap birbirinin tekrarı... Yani ikisi de bir köpeğin hikayesini anlatıyor. İkisi de yazıldığı zaman itibariyle 'Gold Rush' (Altın Avı, Altına Hücum) adı verilen dönemden besleniyor ve o dönemde henüz çok yeni bir buluş olan evrim teorisinin ağır etkisi altında kaleme alınmış. Durun daha bitmedi, iki kitabın da konusu aynı coğrafi bölgede geçiyor. İki kitapta da kötü karakterler ve iyi karakterler aynı kalıptan çıkmış. Yani birindeki iyi veya kötü karakterleri diğer kitaba taşısanız, ya da köpeklerin hikayelerini değişseniz anlam olarak çok fazla bir kayıp yaşamazsınız. Kurguları neredeyse tıpa tıp aynı. Tek farkı, iki köpeğin kitap başlangıcı ve sonundaki konumlarının birbirinin tersi olması. (Spoiler vermemek için biraz dolaylı anlatmak zorunda kalıyorum, kusuruma bakmayın) Daha farklı ortak özellikler de sayabilirim ama bence yeterli bu kadar. Kısacası iki farklı köpek, iki farklı hikayede ama sanki birbirlerinin kokusunu alacak kadar yakın bir şekilde kendi geleceklerine doğru yol alıyorlar.

Gelelim benim hatalar zincirime... Öncelikle yeterli ön araştırmayı yapmadığım için bu kitapları bu kadar kısa zamanda peş peşe okumam bence ilk hatam. Çünkü her iki kitap da zihnimde bu kadar taze bir şekilde dururken ister istemez yukarıdaki paragrafta olduğu gibi negatif bir başlangıca yönelmek durumunda kalıyorum... İkincisi, yazıldığı tarihler dikkate alındığında kronolojik olarak sonra yazılan kitabı önce, önce yazılan kitabı da sonra okumam başka bir hata. Gerçi bu kadar benzer iki kitap için ne fark eder ki diye düşünebilirsiniz. Ama bence yine de sıralı gitmek, daha doğru bir okuma olacaktı. İşte böyle kendi kişisel hatalarım yüzünden maalesef Jack London'la arama bir soğukluk girdi desem yanlış olmaz... Bir sonraki buluşmamız için araya baya bir mesafe girmesi gerekecek...

Giriş bölümünü biraz uzun tuttum ama bunu bir okuma deneyimi olarak gördüğüm için sizinle de paylaşmak istedim. Peki bu kıssadan nasıl bir hisse çıkar derseniz, benim vardığım sonuç şu olur: Eğer aynı yazar üzerinden seri bir okuma planlıyorsak, mutlaka önden bir hazırlık yapmamız çok önemli. 1000Kitap bu konuda çok yardımcı olabilir. Çünkü bazı yazarları yakından takip eden, tüm kitaplarını okuyan okur arkadaşlar var. O yazara başlamadan önce onlardan bir okuma önerisi almak, işimizi hayli kolaylaştırabilir.

Ve artık kitaba geçelim... İncelemenin girişinde değindiğim 'Nerede kalmıştık?' mevzusunun nedenini az çok anlattım. Yani Beyaz Diş'in bıraktığı yerden St. Bernard-Çoban köpeği kırması Buck alıyor bu kez... Tabii bu durum benim ters seçimim yüzünden böyle. Önce bu kitabı okusaydım o zaman bayrağı Buck'un elinden Beyaz Diş alacaktı...

Kitap boyunca altın peşinde umutla koşan insanların, bu uğurda hayvanları nasıl kullandığı, başka bir ifadeyle 'altına giden yolda her şeyin mübah olduğu'nu tüm gerçekliğiyle görüyoruz. Zaten günümüzde de değişen bir şey yok. Beyaz adamlar ki, sadece ten rengi olarak ifade etmiyorum bunu, yani egemenler diyelim, her dönem kendi amaçları uğruna başka canlıları göz kırpmadan, soğukkanlılıkla feda edebilmişler... Hangi çağda olursa olsun, bu bitmek tükenmek bilmeyen altın, gümüş, para, hisse, mülk, bitcoin vs hırsı, yeri gelmiş köpekleri, yeri gelmiş ormanları, yeri gelmiş insanları taşkın bir sel gibi önüne katıp yok etmiş, etmeye de devam ediyor.

Kitapta ayrıca, sevgi, öfke, sadakat, bağlılık, içgüdü gibi baskın duygu ve kavramlar, köpekler ve insanlar üzerinden anlatılarak, bunların yeryüzünde yaşayan tüm canlı varlıkların hayatını nasıl şekillendirdiği evrensel ve zamansız bir dil yardımıyla ortaya konulmuş.

Kitapta açık bir mesaj olarak verilmeyen ama benim okuduklarımdan kendime çıkarmış olduğum bir konu da kendi yaşantımıza karşı acizliğimiz ve seçimsizliğimizin bir yaratılış ya da bir varoluş meselesi olarak sürekli karşımıza çıkmasının kaçınılmazlığı oldu.

Yani hayata nerede, ne şartlarda ve kim olarak başladığımız bizim seçimimiz değil, ancak kartlar dağıtıldıktan sonra devreye girebiliyoruz. Hayatımızın kontrolünü hiçbir zaman tam anlamıyla ele geçiremesek de akıl, irade, vicdan, inanç, sezgi gibi değerler üzerinden az da olsa müdahale şansımız oluyor. Mikro dünyada kendi seçimlerimiz, makro dünyada ise başkalarının seçimleri, bizi o yandan bu yana sürükleyip götürüyor. İşte Buck'la, Beyaz Dişle ve diğer pek çok canlıyla buluştuğumuz noktalardan biri bu. Özgürleştikçe kendi hayatımıza müdahale şansımızın artması, nerede, ne şekilde, kim olarak doğarsak doğalım, bizi kendimize yakınlaştıran, mevcut şartlar içinde kendimizi daha iyi hissedeceğimiz bir ölçü. Bunu inanç esası üzerinden düşünürsek, İslam'ın neden insanları özgürleşmeye ve kendini tanımaya ısrarla çağrı yaptığını da daha iyi kavrayabiliriz. Felsefe de sık sık bu konuya yoğunlaşır.

İşte bu noktada tıpkı Buck gibi, bir kulağımızın içimizden seslenen o çağrıda olması, ayaklarımızın da çağrının geldiği sese göre hareket etmesi gerekiyor. Buck'a seslenen çağrı, Vahşetin Çağrısı... Eğer o çağrı dışarıdan geliyorsa genelde vahşete uğrayan Buck, çağrı kendi içinden geldiğinde bizzat vahşetin kendisi olabiliyor. Vahşetin kendisi olmak, Buck'ın kodlarında yazılı olan, ona varlık nedenini hatırlatan bir gerçek. Peki bizim kodlarımıza yazılı olan gerçek ne? Hangi ses bize kendi varlık nedenimizi hatırlatır?

İşte onun tek bir cevabı yok... Herkes, bir radyo istasyonunu arar gibi kendi sesinin frekansını bulmak ve ona göre hareket etmek zorunda...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
Yine bir Jack London eseri. Yine vahşi doğa, zorluklar, hayatta kalma mücadelesi ve bir hayvan dostumuz... Jack London okumaya Vahşetin Çağrısı ile başlamıştım ve o kitap bende güzel düşünceler bırakmıştı. Bir sonraki London kitabı olarak Beyaz Diş'i okumaya karar verdim. İyi ki böyle bir karar vermişim! İki kitap arasında bir karşılaştırma yapacak olursam Beyaz Diş'i tercih ederim diye düşünüyorum. Bunda Beyaz Diş karakterinin etkisi büyük. Vahşetin Çağrısı'nda Buck'ı sevdiğimden çok daha fazla sevdim Beyaz Diş'i. Henüz London okumadıysanız Beyaz Diş'i Vahşetin Çağrısı'ndan sonra okumanızı öneririm. Bunun nedeni sadece Beyaz Diş'in daha güzel olması değil, Vahşetin Çağrısı 1903, Beyaz Diş ise 1906 yılında çıkmış, dolayısıyla çıkış tarihine göre okuyarak da yazarın benzer bir konuda kendini nasıl geliştirdiğini görebilirsiniz.

Ana karakterimiz kitap ile aynı isimli yarı köpek-yarı kurt olan Beyaz Diş. Ancak kitabın giriş kısmında Beyaz Diş değil annesi çıkıyor karşımıza. Beyaz Diş'in annesi Kiche ile ilgili birkaç bölüm okuduktan sonra Beyaz Diş'in dünyaya geldiği kısımlara geçiyoruz. Bu kısımlarda Beyaz Diş'in kendisini ve çevresini keşfetme, içgüdülerinin farkına varma ve dünyayı anlamlandırma sürecini okuyoruz.

Romanında yer verdiği ortamları kendisi de gidip görmüş olan Jack London bu sayede Kuzey Toprakları'nın vahşiliğini, sert hava şartlarını daha gerçekçi bir şekilde aktarıyor okura. London Beyaz Diş ile belki de hayvanlar aracılığıyla bizlere gönderme yapıyor. Beyaz Diş'in insanları Tanrı olarak görmesinin arka planında insanların çeşitli otoritelere bakış açısı vardır belki de. Beyaz Diş romanında ön plana çıkan noktalardan biri de yaşanan olaylar ve durumlar karşısında Beyaz Diş'in zihninden geçenlerin anlatıldığı bölümlerdi. Bu noktada ortaya konan başlıca düşünce davranışları şekillendiren çevresel unsurlardı. İnsanın doğuştan gelen çeşitli güdüleri olsa da davranışlarının şekillenmesi anlamında çevrenin etkisi kesinlikle yadsınamaz. Romanda bu durum Beyaz Diş'in doğduğu ve ardından zorla içine sokulduğu çevreye uyum sağlama süreci ile anlatılıyor. Aslında biz canlılar ne kadar benzeriz birbirimize. Alıştığımız ortamdan koparıldığımızda, yeni bir düzene ayak uydurma konusunda bir hayli zorlanıyoruz. Yine dikkat çeken bir diğer nokta da şu: Adilbarış adı verilen bir kavram vardır ve bu kavramın mantıksal çerçevesi şu şekilde çizilebilir: "Eğer adalet istiyorsak adil olmalıyız." Kötülük yaptığınız birinden iyilik veya saygı beklemek şekline indirgeyebiliriz bu durumu Beyaz Diş için. Beyaz Diş ve diğer kurt, köpeklere yapılanların yanında onlardan tam bir itaat beklemek oldukça trajikomik.

Jack London'un insan dışında bir canlıyı ele alıp bu denli ustaca anlatışına diyecek söz yok tabii ki. Sanırım genelin aksine ismini söylediğimizde aklımıza insan karakterler yerine kurt, köpek gelecek tek yazar Jack London. Bunu da sonuna kadar hakkını vererek yaptığına şüphe yok. Sanırım yazarın ana karakterlerini hayvanlardan oluşturduğu iki kitabı kaldı: Deniz Kurdu ve Katıksız Sevgi. Beyaz Diş ile yükselen beklentilerim bu kitaplarda da karşılanacak mı diye merak etmiyor değilim. Sonuç olarak Beyaz Diş sevdiğim bir kitap ve karakter oldu. Jack London okumaya başlamamın da oldukça doğru bir karar olduğu aşikar. Okumayanlara, okumayı düşünenlere, okumakta tereddüt edenlere gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar.
Jack London ile tanışmam çok çok eskilere dayanır. Çocukluk dönemlerimde okumuştum Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş'i... Ve ikisi de beni çok etkilemiş kitaplardı.
Uzun yıllar sonra da Martin Eden ile tekrar hayatıma girdi Jack London. Ama bu sefer bir farkla, hayatıma aldığım Martin Eden ismindeki bir kurgu karakter değil, Martin Eden ismi altında Jack London'un kendisini konuk etmiştim.
Kitap genel olarak eğitimsiz, cahil ve alt sınıfa mensup bir gencin nasıl çalışıp didinerek sevilen ve başarılı bir yazar olduğunu, bunu yaparken neler kazandığını ama karşılığında neleri kaybetmiş olduğunu anlatır. Kitap çok etkileyiciydi. Hem hırsı, inancı hem de insanların iki yüzlülüğünü, "ye kürküm ye" mantığını çok çok güzel işlemiş. Öte yandan, hayatımda okuduğum hiç bir kitap bende "tamam artık şimdi kitabı biraz kenara koy ve yaz" hissi uyandırmamıştı. Bu kitap, pek çok "yazarlık" kitabından daha çok yazma hevesi aşılıyor insana.
Öte yandan, Jack London o kadar harika yazmış ki, yayın evi ve çevirmen resmen kitabı katletmişler ama Jack London kitabın ölüsünü bile okutturdu.
Sevgili yayın evi ve çevirmene saygılarımı sunmak isterim.
Normalde klasikleri iş Bankası Yayınları'ndan veya Can'dan okurum. Ancak bu kitabı aldığım esnada sabırsız davranmıştım ve diğer yayınevlerinin baskıları tükenmiş olduğu için "Dünya Tilki Yayınları Klasikleri" serisinden okumuştum. Çevirisi de Alper Emre Has'a aittir. (Kitap bu, uzak durun görürseniz kaçın diye şuraya iliştireyim http://www.dr.com.tr/...urunno=0000000620471)
Öncelikle çevirmene değinmek istiyorum. Çeviri zor iştir, o yüzden bir çevirmene yazara duyduğum saygı kadar saygı duyarım. Yani iki dili de akıcı şekilde bilmek ve kullanmak yeterli değildir, iki dilin de kalıplarına, deyim ve deyişlerine hakim olacaksın. Ama bu da yetmez. Şu an bana örneğin "şu incelemeyi haydi İngilizce yaz" deseler, yeni bir sayfa açarım, beynimdeki Türkçe şalterini kapatıp İngilizce şalterini açarım ve aynısını rahat rahat yazarım. Ancak bana şu yazdığım incelemeyi verip "haydi bunu çevir" deseler, beynimde aynı anda iki dilin de işlemesi gerekecek ve bu gerçekten zor... O yüzden çevirmenleri her zaman takdir etmişimdir, ancak bu konuda iyi değilsen de çevirmenlik yapmamalısın.
Gelelim hatalara...
1. Bağlaçlar ve eklerin yaklaşık %70'i hatalıydı. Tek bir sayfada en az 3 adet bağlaç hatasının olması demek, en az 3 cümleyi 2 veya daha fazla okumama sebep oldu. Çoğundaki hatalar barizdi o yüzden sinirlenmekle yetindim ancak bir kaç tanesinde iki şekilde de kullanımı anlam bozukluğu yapmamakla birlikte anlamı değiştiriyordu. Olduğu gibi kabul ettim mecburen
2. Kelime hataları... Çok eskiden kitaplardaki yanlış yazımları hoş görürdüm. Sonuçta bugünkü teknoloji yok ve otomatik dil bilgisi kontrolleri bu günkü seviyede değil. Ancak bugün bilgisayarda herhangi bir kelimeyi yanlış yazdığımızda altında kocaman kırmızı çizgi belirince üstüne gelip bir sağ tıklamak, ve düzeltmek ne kadar zor olabilir. Kitabı yavaş yavaş, tadına vara vara, her kelimeyi özümseyerek okumak isterseniz sayfada en az 10 adet yanlış yazım kelime vardır. Örnek vermek gerekirse "kelime" yerine "kelme" yazılmış... O yüzden bunlara başta çok sinirlendim ama sonra hızlı okumayı tercih ettim ve bıraktım kelimelerin 3-4 harfini gözüm görsün, beyin gerisini doğru şekilde tamamlar... Evet bu yaptığım farkettiğim hataları azalttı ancak aldığım zevki de öldürdü
3. Deyim ve deyiş hataları... Hayatımda ilk kez "bitmek tükenmez" kalıbını burda duydum. "Bitmek tükenmek bilmez" ya da "bitmez tükenmez" denir. Bunun gibi onlarca deyim ve deyiş hatası var.
4. Yan cümleciklerin kullanımında özne yüklem uyumsuzlukları, fiil çekimindeki uyumsuzluklar... Aynı cümlede hem şimdiki zaman, hem geçmiş zaman, hem hikaye geçmiş zaman... Ortaya ne bulursa karıştırmış resmen, çorbaya dönmüş. Evet anlaşılıyor ama kulak tırmalıyor.
5. En çok güldüğüm kısımlardan biriydi... Martin Eden yukarıda da bahsettiğim gibi, düzgün eğitim almamış cahil bir çocuk. Bir arkadaşı da kitapta onun konuşmalarındaki dil bilgisi hatalarını düzeltiyor. Kız güzel güzel anlatıyor. "Konuşurken 'geliyom' diyorsun, 'geliyorum' demen gerek, arada harfleri yutuyorsun vs gibi Türkçe dil bilgisi kurallarından açıklamaya başlamış. Tamam, kabul... Derken bir anda şöyle bir cümle görüyorum. "kendinden bahsederken 'do' dersin ama nesneden konuşurken 'does' kullanman gerek! Ve ben bu noktada sağlam bir küfür savurdum. En başta ben okuyucu olarak İngilizce bilmek zorunda değilim, sen böyle bir açıklama yapamazsın. Türkçe'deki dil bilgisi kuralları ile başka örnek verirsin. Tamam orjinalliğine saygı göstereceksin anlıyorum, o zaman daha evvel verdiğin " 'geliyom' denmez 'geliyorum' demen gerek" örneğini de orjinal halinde tutman gerek. Ama bunu yapıyorsan da güzel bir dipnot koyup İngilizce'deki kuralı az çok anlatman lazım. Yuval Noah Harari'nin Sapiens kitabında yazar, verdiği arkeolojik örnekleri bile çevrildiği dile göre seçiyorken sen, alt tarafı bir çeviri yapıyorsan biraz daha dikkat etmen gerek.
6. Dipnotlar...Yukardaki verdiğim örnekte olduğu gibi, kitapta dipnot yok! Bir sürü etkilendiği yazar var, isimler felsefik akımlar vs vs, bunlara dair tek bir açıklayıcı bilgi koymamış. Gerçi hakkını yemeyeyim, toplamda 2 adet dipnot vardı, ilkini hatırlamıyorum önemsiz bir bilgiydi, ikincisi de çoğu kişinin bildiği bir balık türü...
7. Tercüme hataları... İngilizce'de de eş anlamlı kelimeler var sonuçta. Google translate kalitesinde bir çeviri var... Bir kaç sefer anlamlandıramadığım cümleyi kafamda İngilizce'ye çevirdim, ve tekrar Türkçe'ye çevirerek Jack London'un ne demek istediğini gördüm.
8. Kitap kesilmişti! Daha evvel de farkında olmadan kesilmiş kitaplar gördüm ama hayatımda ilk kez bunu fark edebildim. Ve kesinlikle bu benim dikkatim ve başarım değil, çevirmen ya da editörün başarısızlığıdır. Bir anda, konuşmanın ortasında birinn türemeleri, bambaşka bir mekana geçmeler... Başta ben farkedemedim heralde sandım ama daha sonralarda konuşmanın ortasında, hemen arka arkaya tekrar eden replikler ve cevaplanmayan soruları farkedince anladım ki saçma şekilde kesilmiş...
9. Zamir kullanımı... Türkçe ve İngilizce arasındaki bir fark da, 3. tekil kişi kullanımıdır. Türkçede yalnızca "o" kullanırken İngilizce ve pek çok dilde daha cinsiyet ayrımı vardır ve İngilizce'de kadın için "she", erkek için "he", nesne için de "it" kullanılır. bir kadın ve erkeğin sohbet ettiğini hayal edin... "He did", "she did" dendiğinde kimin yaptığı nettir, ancak "o yaptı" denilince "hangi o" sorusu doğar ve bu, cümlenin içindeki ipuçlarından anlaşılabilir. Kitapta, ya kesildiği için ya da Jack London zaten öyle yazdığı için, aynı paragrafta farklı öznelerin olduğu yerler vardı. ve sürekli gizli özne kullanıldığı için "yaptı, etti" gibi, özne değişiklikler farkedilmiyordu. X kişisi ile başlıyor paragrafa diyelim ben x kişisi hala onları yaşıyor diye okurken bir anda bakıyorum ki son cümle Y ile ilgili... ama radaki hangi cümleden itibaren özne değişti belli değil... Çeviri esnasında bu anlam kargaşasını da çevirmenin engellemesi gerekirdi.
Çevirmen için eleştirilerim, aklıma gelenler bu kadar...
Gelelim editöre...
Anlaşılan editörümüz, kitabı okumadan baskıya göndermiş. En azından, içinde bu kadar ağır editör eleştirileri olan bir kitapta biraz daha özen gösterebilirdi...
Sonuç olarak... Yukarda dediğim gibi, editör ve çevirmen kitabı öldürmüş ama Jack London, ölü kitabı bile okutturuyor. Bundan sonra da ne bu yayınevinden bir şey alırım, ne de bu çevirmenin bir çalışmasını okurum.
Biz insanoğlu nasıl bir varlığız?
...
Güçlü yanlarımız da var zayıf yanlarımız da.
En güzel yaratılan da biziz en âciz de.
Sahip olduğumuz şeyleri iyi ya da kötü kullanmak bizim elimizde.
Peki ama bize hiç zarar vermeyen bir hayvana işkence etmek hakkını nerden buluyoruz? Sırf yaratılış olarak üstün oldukları için mi kendilerinde bu hakkı görüyorlar?!Bunu yaparken ne düşünüyorlar, nefslerinin onları alaşağı ettiklerinden haberleri yok mu?Vicdanlarının sesini neden işitmezden geliyorlar? Yoksa vicdanları kurumuş, pas tutmuş ve ebediyen mühürlenmiş bir yerden mi ibaret...

Tüm bunları düşünürken bu ayetin gerçekliği bir kez daha yüzüme vuruyor:

"Gerçekten insan, ziyan içindedir."
(Asr suresi/2. ayet)

Hem de ederi olmayan bir ziyan...
Ve çok daha kötüsü farkına varılmamış bir ziyan...
Kitabı elime aldığımda bu kadar muhteşem bir kitap olduğunu bilmiyordum ve beni bu kadar sarsacağını da.Kitapta annesi kurt babası köpek bir yavrunun hayat hikayesi anlatılıyor.Daha önce birçok kitap okudum ama bir hayvanın düşüncelerinin anlatıldığı bir romana rastlamamıştım hiç. Ama Jack London bunu gayet başarılı yapmış.Başta buna şaşırsam da kitabı okurken hayvanlarla yaşantılarımızın ne kadar benzediğini kavradıktan sonra neden bu kadar başarılı olduğunu anladım.Baş kahramanımız Beyaz Diş her ne kadar yarı köpek yarı kurt olsa da birçok yönden benziyor biz insanlara...
Nasıl doğduğu, neleri öğrendiği, neleri yaşadığı, insanoğlu ile nasıl tanıştığı ve yabana ait olmasına rağmen nasıl evcilleştirildiği...Hepsi bir bir anlatılıyor kitapta.Bir hayvanın düşünceleri büyük bir titizlikle, nakış nakış işleniyor satırlara.

"İyilik bir şeçenektir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar." demiş Anthony Burgess.
Kitapta bu iki insanı da görüyoruz.İyiliği seçip başarılı olan ve kötülüğü seçip ziyâna uğrayan.
Bir insanın yapabileceği en büyük iyilik ise sevmektir zannımca.
Bir eşyayı, bir hayvanı, bir insanı ya da bir bakışı...Ama sadece sevmek her ne olursa olsun...
Efendisi de bunu yapıyor Beyaz Diş'e.Acılarını dindirmek ve yeniden topluma kazandırabilmek için sevgisiyle tedavi ediyor onu.
Kitabın sonlarına doğru duygusal boyutun sınırlarını aşıyor Jack London.Gözlerim doldu okurken.İki kolu iki bacağı kesilen köpek hep aklımın bir köşesinde durdu.Yutkunamadım bazı yerlerde.Uzun zamandır duygularımı böylesine hareket ettiren bir kitap okumamıştım.Aynı zamanda çok şey kattı bana bu kitap.En önemli katkısı ise hayvanları sıradan bir canlı olarak görenlerin aksine ben, çoğunun gözlerinde yaşantılarından bir iz taşıyan o anlamı arayacağım...
Jack London'un bu etkileyici eserinden dolayı ona bir teşekkür borçluyum.Ve bunu da galiba başkalarının da onu okumasına vesile olarak yapabilirim.:)Bu incelememi okuyan değerli arkadaşım sana da çok teşekkür ederim.Birşeyler anlatıp okumana vesile olabilirsem eğer ne mutlu bana.:) İnşallah sen de en kısa zamanda bu kitabı okur ve benim gibi o eşsiz tadına varabilirsin...

İyi okumalaar... :)

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 17.569 okur okudu.
  • 476 okur okuyor.
  • 9.028 okur okuyacak.
  • 293 okur yarım bıraktı.