Selamlar!
Bugünün kitabı Agota Kristof’tan okuduğum üçüncü kitap olan Dün. Macar yazarın dördüncü romanı olan kitap, otobiyografik özellikler de taşıyor. 1956 yılında 21 yaşında iken eşi ve çocuğu ile birlikte sınırı geçip İsviçre’ye geldikten sonra dile yabancı olan, Dün’ün ana karakteri Sandor Lester gibi bir saat fabrikasında çalışan (Okumaz Yazmaz syf:32) Kristof’un bilmediği dilde yazmaya çalıştığına da şahit oluyoruz yine tıpkı Sandor gibi.
Annesi ile yaşayan, babasının kim olduğunu daha sonra öğrenen ve bu sırrın yükünü taşımanın zorluğu ile yüzleşen Tobias, yaşadığı yeri terk eder ve yeni bir isimle hayatına devam eder. Artık adı Sandor Lester’dir, bir saat fabrikasında işçidir ve tekdüze yaşamında beklediği tek kişi Line adında bir kadındır. Bilmediği dilde şiirler yazar, umutsuz yaşamından sıyrılmaya çalışsa bile elinden bir şey gelmez. Geçmişinden kaçsa da göçmen olarak yaşamanın zorlu şartlarını arkasında bırakamayan onlarca insandan biridir yalnızca. Ve bir gün, yıllardır beklediği kadın karşısına çıkar. Ancak bu karşılaşma Sandor’un dününün de bugününün de dönüm noktası olacaktır.
Hayal kırıklığı ile yaşayan tüm mültecileri, evinden ayrılmak zorunda kalanları yine öyle güzel yazmış ki Kristof hayran kaldım. Ne yazabildiği ne de okuyabildiği bir dilin acısını çekenleri anlatırken bir de umutsuzca beklemenin kişiye ne ifade ettiğini gözler önüne sermiş. Kısa ve vurucu bir etki yaratmasının yanında seçilen cümlelerdeki netlik tıpkı Büyük Defter & Kanıt & Üçüncü Yalan’da ve Okumaz Yazmaz’da olduğu gibiydi. Çok severek ve bir çırpıda okudum. Birçok yerde Büyük Defter’in kahramanlarını hatırladım. Kısacası bildiğimiz gibiydi Kristof. Okumayanlara tavsiye ediyorum.
DünAgota Kristof · Yapı Kredi Yayınları · 20193,120 okunma
Nitelikli bir okuyucu olup, ilk gençliğimdeki o heyecanı kaybettiğimden beri çok az roman okuyorum. Ama kitap seçme konusunda iyi olmaya başladığımdan beri de okuduğum her kitap altın değerinde. Okunacak daha nice kitaplar, yazılacak daha nice satırlar var.
Agota Kristof yıllardır gözümün önünde durmasına rağmen nasıl olup da okumamışım. 70 sayfalık bir romanla can evimden vurdu beni. Kitabın kapağını kapatmanın üzerinden saatler geçti. Çıktım koştum, koşarken kitabı zihnimde yaşadım ve canlandırdım. Bir ara soluklanmak için durdum ve denize karşı bir banka oturdum. Lise yıllarım, üniversite öğrenciliğim ve iş hayatına atıldığım ilk günden bu güne tüm yaşadıklarımı düşündüm.
Jack London'ın Martin Eden'i, John Steinback'in Sardalye Sokağı serisi, Michel Zevaco'nun Pardaillan serisi, Charles Bukowski'nin Ekmek Arası, Panait İstrati'nin Arkadaş ve Sokak kızı kitapları, Amin Maalouf'un Tanios Kayası... Daha içime işleyen birçok kitabı sayabilirim. Bugün bir yenisi daha eklendi. Saydığım tüm bu kitaplar benim karakterimi, düşünce dünyamı ve yazdıklarımı şekillendiren eserlerdi. Hayatımın belli dönemlerinde bana eşik atlatan, düşüncelerimi berraklaştıran ve mücadele gücü aşılayan kitaplardı. Agota Kristof bana ne yazmam gerektiğini bir kez daha hatırlattı. Pes etmemeyi, umut etmeyi ve her şeye rağmen yeni bir başlangıç yapabilmeyi...
Tobias Horvath karakteri isimsiz bir ülkede doğdu. Zor bir çocukluk yaşadı, ilk gördüğün kıza aşık oldu, onu hiç unutmadı. Bilmediği bir ülkeye göç etti, ismini değiştirdi. Tobias nefret ettiği işine, katlanamadığı hayata ve sevemediği kadına tutundu. Daha doğrusu yaşama tutundu. Ah ne mükemmel bir hikaye, ne mükemmel bir son...
Eser kısa olmasına rağmen insanın içine işleyen bir ağırlık taşıyor. Sade diliyle ördüğü hikaye, ilk bakışta sessiz ama içinde yankılanan bir çığlık gibi. Her cümlesi soğukkanlı bir dinginlikle yazılmış olsa da, satır aralarında taşınan acı, yalnızlık ve yabancılık duygusu öylesine derin ki, okurken kalbinin tam ortasına dokunuyor.
Yazar, geçmişin izlerinden kaçmaya çalışan bir insanın kimliğini, aidiyetini ve hatta dilini kaybedişini öyle bir gerçeklikle anlatıyor ki, karakterin yaşadığı boşluğu kendi içinde hissediyorsun. Her kelime, sanki uzun süre susmuş biri gibi.
Son sayfayı okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Kristof’un kurduğu o soğuk dünyanın içinde, bir anda insana çarpan duygusal ağırlık, kelimelerin sessiz gücü. Kitap bitti ama yarattığı yankı kolay kolay dinmiyor. Okuru derinden sarsan, az kelimeyle çok şey söyleyen, unutulmaz bir hikaye ve keşfedilmeyi bekleyen köşeye sıkışmış bir elmas niteliğinde eser, herkese tavsiye ederim. :)
DünAgota Kristof · Yapı Kredi Yayınları · 20193,120 okunma
Kristof’un tıpkı kendisi gibi ülkesinden ayrılıp İsviçre’ye yerleşen ve bir saat fabrikasında çalışan karakteri Tobias'ın hastalıklı zihninin içinde 72 sayfa dolaşıp geldim. Tam bir patolojik vaka.
Adı bilinmeyen ülkenin bir köyünde, yiyecek ve giyecek karşılığında erkeklerle birlikte olan bir kasından doğdu Tobias. Ve babası olduğunu anladığı adamı bıçaklayıp kaçtığında bir çocuktu. Başka bir ülkede sığınmacı olmanın ama oraya bir türlü uyum sağlanamamanın, ayrık otu gibi kalakalmanın ruh halini biraz da o köye nereden geldiği belli olmayan annesinden anlıyor belki. Ait olduğu yerde de istenmeyen, sevilmeyen birinin acısını ceplerine doldurup gidiyor yeni ülkeye.
Mültecilik, işçilerin ağır yaşam koşulları, yoksulluk, savaş, aşk, karmaşık insan ilişkileri ve elbette zaman, bu kısacık hikayeye çok güzel yedirilmiş. Arka arkaya sadece olay anlatımı gibi görünen bir metnin okurun avucuna bu kadar çok şey bırakması çok şaşırtıcı. Böyle de yapılıyormuş meğer.
Dün..Adından da anlaşılacağı gibi zaman kavramını da didikleyen bir metin. Kafamızın içini çarşamba pazarına döndürdükten sonra durup şöyle diyor Tobias: “Olaylar bende yaşıyor, zamanda değil.” Ve onun ardından da bana Hamlet’teki “zaman yerinden çıktı” cümlesini hatırlatan bir şey söylüyor: “Zaman yırtıldı.”
Keşke yazar zamanın yırtıldığı yerden içeri biraz daha baksa, bu yırtığı biraz daha büyütseydi dedim okuduktan sonra. Bana bu yırtık az anlatılmış, zaman efendinin kulakları yeterince çınlatılmamış gibi geldi.
Keyifli okumalar..
Agora Kristof la tanışma kitabım bu.
Oysaki meşhur üçlemesinin ardından yazılmış.
Önce ( Büyük Defter ~ Kanıt ~ Üçüncü Yalan )
üçlemesinden mi başlamalıydım bilemiyorum.
Çeviri çok iyiydi. Yazarın dilini de sevdim.
Duyguları okuyucuya hissettirme yeteneği üstelik kısa cümlelerle bunu yapabilmesi etkileyici.
Küçük bir çocukla başlıyoruz yolculuğa bu kitapta, onun yetiskinligine tanık oluyoruz.
Yoksulluk, çaresizlik, kimsesizlik , vatansız kalma, yalnızlık, sevgisizlik ...yoğun şekilde kullanılmış .
Bazı kısımlar hızlı geçtiği için belki biraz daha uzun tutulabilirdi diye düşündüm sadece okurken .
Herkese keyifli okumalar...