Çoğu zaman kütüphanemin kim olduğuma açıklık getirdiği, bana yıllar içerisinde kendini daimi olarak dönüştüren değişken bir benlik verdiği duygusunu yaşamışımdır. Ne var ki, buna rağmen, kütüphanelerle kurduğum ilişki her zaman için tuhaf bir ilişki olmuştur. Bir kütüphanenin kapsadığı alana bayılırım. Bir toplumun kendi adına seçtiği kimliğin simgeleri misali heybetli ya da silik, korkutucu ya da samimi olabilen kamu binalarına bayılırım. İngilizce ile İtalyancada yukarıdan aşağı ve Almanca ile İspanyolca aşağıdan yukarı okunması gereken dikey sırt yazılarından isimlerini kestirmeye çalıştığım sonsuz kitap sıralarına bayılırım. Boğuk seslere, düşüncelere dalmış sessizliğe, lambaların (hele ki, yeşil camdan yapılmışlarsa) dingin ışığına, kuşaklar boyu okurların dirsekleriyle aşındırıp perdaladığı masalara, toz, kağıt ve deri kokusuna ya da üstleri plastik kaplı yeni kuşak masalara ve karamel kokulu temizlik ürünlerine bayılırım. Danışma bankosunun her şeyi gören gözüne ve kütüphanecilerin kahinleri aratmayan ihtimamına bayılırım. Kataloglara, en çok da (her nerede yaşatılıyorlarsa) içlerinde daktiloyla yahut elle yazılmış sunular bulunan eski kart çekmecelerine bayılırım. Bir kütüphanede -herhangi bir kütüphanede- bulunduğumda asla tam olarak akıl erdiremediğim bir sihirbazlık numarasıyla katıksız sözel bir boyuta dönüştürülüyormuşum duygusuna kapılırım. Eksiksiz, hakiki öykünün orada, raflardaki bir yerde olduğunu bilirim ve tek ihtiyacım onu bulmamı sağlayacak zamana ve fırsata sahip olmaktır. Bunu hiçbir zaman yapamam. Öyküm ele avuca sığmazlık niteliğini korur, çünkü o asla nihai öykünün kendisi değildir.