Kitap aslında bir roman gibi dursa da klasik anlamda kurgu değil. Daha çok Yahya Sinvar'ın tanıklığıyla yazılmış, gerçek olaylarla örülmüş bir anlatı. Başkahramanımız Ahmed adında genç bir Filistinli. Ahmed'in çocukluğu bir mülteci kampında geçiyor. Sobalar duman tütmüyor, ekmek bazen günlerce bulunamıyor. Ama annesi, o imkânsızlıkların içinde bile bir karanfil gibi ayakta duruyor. Zaten kitabın ismi de oradan geliyor gibi: "Diken" o zorluğu, acıyı temsil ederken, "Karanfil" bütün o acının içinde yeşeren umudu anlatıyor. Mesela Ahmed'in annesi oğluna bakarken "Bir gün sen bu toprakları özgür göreceksin" İnsanın boğazı düğümleniyor. Çünkü sen o annenin gözünden biliyorsun, belki de göremeyecek ama yine de inanıyor. Kitabın ilk bölümleri daha çok geçmişe dönük, 1948'den itibaren Filistinlilerin evlerinden sürülmesini, kamplara tıkılmasını, bir halkın yavaş yavaş yok edilmeye çalışılmasını anlatıyor. Küçücük çocukların gözünden dünyanın ne kadar acımasız olduğunu görüyorsunuz. Sonra 1967 savaşı geliyor, Ahmed'in babası kayboluyor. Bir de hani kitaplarda bazen babasını kaybetti der geçerler ya, burada öyle değil. Yazar o yokluğu, o belirsizliği iliklerinize kadar hissettiriyor. Ne bir mezar var, ne bir veda. Sadece belki döner umuduyla bekleyen bir aile.
İlerleyen bölümlerde Ahmed büyüyor, gençliğe adım atıyor. Kampta geçen çocukluğunun ardından artık işgale karşı durmak gerektiğini düşünüyor. Direniş saflarına katılıyor. Burada kitap bir anda daha politik, daha hareketli oluyordu. Ancak yazar hiçbir zaman kahramanlık destanı yazmıyor. Yani nasıl desem süper bir savaşçı havası yok. Tam tersi, Ahmed'in korkularını, tereddütlerini, ölür müyüm, annemi bir daha görür müyüm düşüncelerini hep görüyoruz.
Cezaevi bölümleri kitapta bence en vurucu yerlerden biri. Sinvar yıllarca