"Soruşturmalarımda her zaman kişisel duygulardan kaçınırım; bunlar mantığın kusursuzluğunu bozar. Öfke, nefret, sevgi... tüm duygular keskin bir muhakemenin önünde birer engeldir."
Ben sana hep kendimi anlatmaya çalıştım.
Kelimeler yetmedi, gözlerimle konuştum.
Ellerimle dokundum, yüreğimle bekledim.
Ama sen duymak istediğini duydun.
Sen görmek istediğini gördün.
Sen inanmak istediğini gerçek sandın.
Ve beni hep bir ihtimal gibi kenara koydun.
Ben susarken bile içimle bağırıyordum:
“Lütfen bana güven.”
Ama sen, sustuğum anı bile suç saydın.
Şimdi içimde bir korku büyüyor…
Bir gün gerçeklerle yüzleştiğinde,
Belki ben çoktan yok olacağım.
Belki kalbim o zaman çoktan susmuş olacak.
Belki ben,
Ben olamayacağım artık.
Tıpkı bir filmdeki gibi.
Gerçeği öğrendiğinde,
Ağzından çıkacak tek cümle şu olacak:
“Keşke dinleseydim.”
Ama işte…
Keşkeler, gerçeği değiştirmiyor.
Özürler, yokluğu geri getirmiyor.
Ve senin geç gelen farkındalığın,
Benim erken biten inancımı onaramıyor.
Bir gün anlarsın.
Bir gün “haklıymış” dersin.
Ama o gün geldiğinde,
Ben seni çoktan affedip
arkama bakmadan gitmiş olacağım...
Birisi kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve kanamaya başlıyor yeniden oluk oluk. Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıyor. O yüzden değil mi içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta gergin ve tedirgin dolanmalarımız? "Anlatsam mı, anlatmasam mı?" Kararsızlığımız." Bu sevgi beni acıtır mı ?" Kuşkularımız.