Mustafa Kemal 17 Mart 1923 tarihinde Tarsus'ta, çiftçilerden Ramazan Ağa'nın kutlama sözlerine karşılık bir konuşma yapmıştır:
"Bu akşam, hayatımın en mutlu gecelerinden birisidir. Çünkü bu akşam, halkımızın çoğunluğunu oluşturan çiftçilerimizle bir masa basında bulunmaktayım. Biz bu masa başında onların emeğiyle elde edilmiş bir ekmek yiyoruz. Mutluluğu elde etmek için iki vasıta vardır: Biri silah; öteki de sabandır. Yalnız silahla başarıya ulaşan bir millet, günün birinde sefil ve acınacak bir duruma düşer. Ancak sabanla elde edilen başarılar devamlı ve sağlam olabilir. Silah tutan el yorulur, ama sabanı tutan el, gün geçtikçe güçlenir. Saban daima silahı yenmiştir. Bunun için biz her şeyden önce çiftçilerimizi kalkındırmalıyız. Çünkü rençberler ve çobanlar, halkımızın temel direğini meydana getirmektedir."
Mustafa Kemal sözlerine devam ederek, "Şu anda biz bağımsızlığımızı elde etmiş bulunuyoruz," dedi, "ama bunu düşmanlarımızın da kabul etmesi gerekmektedir. Sanat, ekonomi ve teknik alanlarında hızlı adımlarla ilerlememiz gereklidir. Padişahlar ve onları çevreleyen satılmışlar, yüzyıllar boyunca Türkiye'yi cehaletin karanlığında tutmuşlardır. Onlar halkı ancak kendilerine asker ve para gerektiği zaman düşünmüşlerdir. Onlar bir eliyle memleketi soymuşlar, öteki elleriyle de halktan asker toplayarak Mısır'ı, İran'ı zaptetmişlerdir. Onlar parayı sopa gücüyle halktan almışlar, halkı yoksul ve perişan bir hale getirmişlerdir. Böyle bir idare düzenine de 'padişahlık' derler. Biz, bir daha geri dönmemecesine bu düzeni yok ettik. Halkı koruyan, onun refahını sağlayan bir hükümete, iyi bir hükümet denilebilir... Ama, eski Osmanlı hükümeti, bunlardan ne birincisini, ne de ikincisini sağlamıştır. Yalnız Yemen'de ölen Türk erlerinin sayısı önemli bir toplam tutmaktadır.
Din ve dünya iktidarının birbirinden ayrılması, halk yığınları arasında çeşitli yorumlara yol açtı. Elçiliğimize kadar ulaşan yankılardan edindiğimiz izlenimlere göre genel olarak Türk halkı padişahın kovulmasını ve halifelikle padişahlığın birbirinden ayrılmasını sükûnetle hatta olumlu olarak karşılamıştır. Ama yine de gerici muhalefetin ajanları, şehir ve köy halkı arasında ajitasyondan geri kalmıyorlardı. Gazinin, halifenin yerine geçmeye hazırlandığı söylentileri ortalığa yayılıyordu. Mustafa Kemal'in bu ajitasyondan haberi vardı. Halkla bağlantısını pekiştirmek amacıyla yurt içinde gezilere çıkıyor ve yeni iktidar üzerine konuşmalar yapıyordu. Sonuç olarak kendisine olan sevgi ve saygıyı artırmayı ve muhalefetin düşmanca tasarılarını suya düşürmeyi başardı.
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni, kurtuluş hareketinin bu ilk ocağını ve 1919 yılında toplanan Erzurum ve Sivas Kongrelerini hatırlarken, daha o zamandan yalnız padişah hükümetinin direnişiyle değil, bizzat hareketin içinde de grupsal ve kişisel anlaşmazlıklarla karşılaşıldığını belirtti.
Mustafa Kemal Paşa, o zaman bana şunları söylemişti:
"Ordu sadece bir isim olarak vardı. Her şeyi, korkunç bir karışıklık içinde yaratmak gerekiyordu. Generaller ve subaylar şaşkın bir haldeydiler. Onlara bir çıkış yolu göstermek, morallerini yükseltmek gerekiyordu. Ne onlar ne de halkın öteki grupları, milleti padişahsız ve halifesiz kurtarmanın mümkün olduğuna inanıyorlardı. Halife ve padişah düşüncesini itibardan düşürmek gerekiyordu. Biz bunu yavaş yavaş yapıyorduk. Bu yüzden bize küfürler yağdırıyor, dinsiz, vatansız, hain diyorlardı. Bundan başka, birçoğu İngiltere'den, Fransa'dan, İtalya'dan korkuyorlardı."
Mustafa Kemal Paşa sözlerine şöyle devam etti:
"İşte ülkemiz bu durumdaydı. Ama halk ayaklanıyordu, kurtuluş bundaydı. Önümüzde, milli egemenlik üzerine kurulmuş yeni bir Türk devleti oluşturmak görevi duruyordu. Silah arkadaşlarım her zaman benimle aynı düşüncede değillerdi. Padişah ve İtilaf Devletleri ajanları, bunlara çeşitli korkular aşılıyorlardı, bunlar da muhalefete geçiyorlardı. Zor durumdaydık, ama birçok dost ortaya çıkıyordu ve millet bizi anladı."
Mustafa Kemal Paşa, "Mudanya Anlaşması Ankara için stratejik bakımdan olduğu kadar politik bakımdan da bir başarıdır" dedi. Ankara gerçekten de Boğazlar'ı, İstanbul'u, Doğu Trakya'yı alabilir ve ordularını oraya geçirebilirdi. Ama bu durumda İngiltere, Fransa ve İtalya'nın Türkiye'ye savaş açmasını da göze almak gerekirdi. Hatta çok muhtemelen askeri harekât olmasaydı bile, Türkiye belirsiz bir süre için bütün Avrupa ile savaş halinde kalmış olacaktı. Memleket bu durumda, her gün biraz daha takattan düşecekti. Oysa halk yorgun düşmüştü, barışa ihtiyacı vardı. Bu durum uzayabilirdi, çünkü Lloyd George'un istediği de buydu. Öte yandan İstanbul ve Trakya'yı alarak orduyu o yana geçirmek çılgınlık olurdu. Çünkü o zaman ordumuz, düşmanın elinde tuttuğu Boğazlarla Anadolu'dan ayrılmış bulunacaktı. Bundan başka Anadolu'yu ordusuz bırakmak da doğru olmazdı. Biz, ihtiyatlı manevralarımızla Fransa ile İtalya'yı İngiltere'den koparmış bulunuyoruz; böyle yapmasaydık onları birleştirirdik."
Yunanlıların bozguna uğratılması Ingilizleri tam kalbinden vurmuştu. İngiltere Ortadoğu'daki sömürgelerini Asya'daki sömürgeleriyle -Arabistan'la, Suriye'yle, Mezopotamya'yla, Hindistan'la- birleştirmeye çalışıyordu. İngiltere'nin Ortadoğu ve Yakındoğu'daki istilacı planlarını gerçekleştirmesine engel olan Kemalist Türkiye ile Sovyet Rusya, onun önünü kesmekteydi. İngilizler, Kemalistleri bozguna uğratmanın Rusya'yı bozguna uğratmaktan daha kolay olduğunu sanıyorlardı. Ama İngiliz emperyalizmi bu noktada da yanıldı.