Alman düşünür Jürgen Habermas, Holokost'u "insan maskesi takan herkesin arasındaki derin dayanışma katmanının kırıldığı bir olay" olarak tanımlamıştır.
Savaş esirlerinde hapis hayatının yarattığı bir tür nevroz olarak tanımlanan, uzun süreli hapsedilmeyi takiben kafa karışıklığı, bilinç bulanıklığı ve amneziyi (bellek yitimi) içeren "dikenli tel hastalığı" kamplardaki tutukluların çoğunun deneyimlediği bir durumdur. Bu sendrom, savaşın korkusu ve vahşeti ile uğraşmak yerine erkeklerin doğrudan dikenli ya da elektrikli tellere doğru koştukları bir tür intihar biçimidir.
Her soykırım diğer soykırımlara hem benzer hem de onlardan ayrışır. Ancak Holokost; bir etnik veya dinsel azınlığın sistematik bir şekilde topluca yok edilmesinin politik hedef olarak gösterilmesi yönünden tarihte halen, benzeri görülmemiş bir soykırım olarak yer etmektedir. Bununla birlikte "kitlelerin psikopatolojisine ilişkin bilgimizin derinleşmesini" ve tıp alanındaki bazı gelişmeleri de Holokost'a borçluyuz. Holokost'a yeniden psikoloji biliminin penceresinden bakarken, Raul Hilberg'in Yahudi Felaketi adlı kitabındaki toplumsal rol üçgenini (failler, mağdurlar ve seyirciler) hatırlamak yerinde olacaktır.
Toplu katliamları meşrulaştırmak için Hitler'e göre insanları birleştirmenin en iyi yolu, onların birlikte suç işlemesini sağlamaktı. Ulusal aidiyet imgesine sarılarak Volksgemeinschaft (ulus toplumu) uğruna Naziler, "sadece suçu değil suç bilincini de örgütlemişlerdi". Hem askeri hem de sivil cephede Yahudi karşıtı politikaları desteklemeyenler bile "suskunluk sarmalı" içerisinde pasif kalarak "Führer'in hayalini gerçek kılmak" için eylemsizlik yoluyla rejime destek olmuşlardır.