Yapılan reformlar ekonomi ve teknolojiye odaklanmıştı, ama sosyal ve kültürel boyutları cılızdı. Ekonomi canlandı ve toplumda bu konuda yaşanan pek çok tıkanıklık aşıldı, ama gelir dağılımı da bozulmaya başlamıştı. İçerikten çok biçim öne geçmeye başladı, yetmişli yıllarda zaten bazı zorlanmalara maruz kalmış olan Türkçe iyice rastgele kullanılmaya başladı. Mülkiyet tutkusu hırsa dönüşerek toplumun köklü bazı değerlerinin erozyona uğramasına neden oldu, ahlak sözcüğü tedavülden çekilerek, yerine dilimizdeki anlamı yüklü olmayan etik sözcüğü kullanılmaya başladı. Keskin vizyon ürünü olarak yüceltilen açılımlar devrim sayılırdı, ama her şeyin olduğu gibi bunun da siyah bir yönü vardı. Bunları o dönemi eleştirmek adına anlatmıyorum. Ama o zaman başlayan sürecin etkileri, olumlu ve olumsuz yanlarıyla, bugün de katlanarak devam etmekte ve büyük ülke olma yönünde atılan başarılı adımların bedelleri de çeşitli şekillerde ödenmekte. (...) Bu satırları yazdığım sırada bana, bir arabanın arkasına yazılmış bir yazı aktarıldı. "Magandayım ama para bende." Bir meydan okuma örneği daha ya da yeni bir kimlik. Kültüre, sanata, estetiğe ve görgüye ilgi duyulmayan bir ülkede ekonomik güç kazanmış olmanın sınıf atlamayı da kapsayabileceğini düşünmüyorum. Kaldı ki sınıf, zaten tanımlanması zor ve soyut bir kavram