'Kimi insan almadan vermemekte direnir, kimi ise karşılığını alabilmek için verir. Oysa almak ve vermek aynı anda yaşanan olgulardır. Kendimizi hissederek ve hissettirerek verdiğimizde bunu karşı taraf algılar ve o da kendisini hissettirir. Onu hissedebilmek de bize bir şey verir. Bu öylesi bir yaşantıdır ki, o anda insanlar ayrı varlıklar olduklarının bilincinde değildir. Ama benliğini böylesine paylaşmak, bir diğer insana tutsak olmaktan çok farklıdı. Bu, sevginin kendisidir.
Birçok insan belirli bir olay gerçekleşirse mutlu olacağı yanılgısındadır. Mutluluğun kendilerini bulmasını bekler ve mutluluğa "bir șeyler yașanarak" ulaşılabileceğini göremezler. Bir şeyler yaşamak, bir șeylerle "birlikte yaşamak" anlamına gelir.
Geçmişinin tutsağı olan insan, içsel dünyasına inebilme özgürlüğüne sahip değildir; sürekli kendisini gözlemler ve yargılar. Özgür insan ise kendini gözlemlemeden hayata katılır.
"Duyguları yaşamanın "toplumumuzdaki erkeklik rolü" ile bağdaşmadığı bir gerçek olmakla birlikte, bu her kültürde böyle değildir. Buna karşılık toplumumuz kadını, görünürde erkeklere oranla daha duygusaldır ama bu, duyguları yaşama anlamına gelmez. Burada duy gu ile kastedilen, kökenini insanın geçmişinden alan kaygı, öfke ya da sevgi açlığının bazı belirtilerinden farklı bir olgudur.
İçinde yaşadığımız dünyanın zor bir alan olduğundan yakınarak zamanı tüketmek yerine, onu ve gerçeklerini kabul ederek savaşmak zorundayız. Însan bir yandan savaşları kınarken diğer yandan da onları üretmiştir. İnsanın binlerce yıllık evrimi
sonucu onun varoluşunun kalıtsal bir parçası durumuna gelen ve bugüne değin hiçbir politik sistem uygulamasının gerçek bir
çözüm getiremediği sahip olma tutkusu var oldukça savaşlar ve saldırganlık da süregelecektir.