Geçtiğimiz kırk gün cok sarıldılar bana. Hiç boş bırakmadılar, ağzıma su böreği tıktılar, zorla yemek yedirdi ağlarken yemek yemenin ne kadar zor olduğunu bilmeyenler. Sarıldılar, sarıldılar ve "Herşeyin ilacı zaman, tek ihtiyacın zaman "dediler. Durup durup kolumdaki saate baktım,senin aldığın saate. Yolculukta ana babasını bunsltan çocuklar gibi, "Daha gelmedik mi ? " diye . Yüzüme boş boş baktılar.
....Ha bugün gelirler istemeye, ha yarın diyerek ve hergün aynı heyecanla Aykut'u bekleyerek.Aykut'un bir başkası ile nişanlandığını bilmeyerek hani. Hani Müjgan, pencereden bakıyordu bir sabah, kasımpatlarını suluyordu öyle itinayla. Duydun mu demişti komşusu usulca "Aykut nişanlanmış dün akşam, iyiydiniz be Müjgan, hiç demedin ayrıldığınızı ...."
Hani kalbi yerinden çıkıp nefesi kesildiğinde o an, hani gözyaşlarıyla sulamaya başladığında bundan sonra kasımpatıları....oradaydı hep pencerenin pervazı. Ona soralım, diyelim "Müjgan neden böyle çatlak? "
...Hepsi duruyor. Bütün hareketlerini, adımlarını, oturuşunu,dokunuşunu, parmak izlerini, varlığının havada bıraktığı rüzgarı toplar;onları seyreltirdim. Düşünsene beher kapta hayaletin kaynıyor... Varsın, oradasın, ama yoksun...Fakat fen hiç ilerlememiş Muazzez , seni geri getirmenin formülünü bulamadık ya, bırak Nobel ellerin olsun.
Anneler evlatlarının masumiyetini bir nişan gibi gözlerinin içinde taşıyorlar. Her zaman , bunu kaybederlerse eğer başka hiçbir şey göremeyecek kadar karanlık bir suçluluk duygusuna gömülüp kalacaklarını sanıyorlar.