Deniz sahin

Deniz sahin
@Denissahin
Rusban seracılık
ziraat mühendisi
ODTÜ Ankara ziraaat
Rusya
10 okur puanı
Temmuz 2021 tarihinde katıldı
Sevgili Lilyum
Sevgili Lilyum... Acelesi olmayanlardanım ben. Hayatın önümden koşarak geçmesine aldırmadan yürüyebilenlerden... Gitmek istediğim yerleri bekletebildim yıllarca. Hayallerimi erteledim, heveslerimi susturdum, kendimden vazgeçtiğim zamanlar bile oldu. Ama ne gariptir ki, hiç insan bekletmedim. Çünkü insanın beklemekten yorulduğunu, bir kapının önünde unutulmanın ne demek olduğunu iyi bilirdim. Şimdi düşünüyorum da, insan bazı şeyleri herkese anlatabiliyor ama özlemeyi anlatamıyor. Çünkü özlemek, kelimelerin sırtına yüklenemeyecek kadar ağır bir şey. Bu saatlerde normal değerlerini aşan taşikardini kimsenin anlamasını bekleme. Kalbin durup dururken hızlanıyorsa, gecenin bir yerinde sebepsizce pencereye bakıyorsan, durduk yere bir ismi içinde tekrar tekrar fısıldıyorsan, bunun bilimsel bir açıklaması yok bazen. Özlemişsindir işte. İnsan bazen yalnızlıktan değil, bir kişiyi bulamamaktan yorulur. Kimsesizlik hep bir boy önde. Her kimse o "sizlik"... Onsuzluk, sensizlik, evsizlik, sessizlik... Hepsinin kısa özeti aynı kelimeye çıkıyor: yokluk. Ve yokluğun en ağır biçimi, bir zamanlar varlığıyla dünyanı dolduran birinin artık hiçbir yerde olmaması. Özlemek ele geçirdiğinde bütün yolları, artık kendi içine sürgün edilirsin. Tali yollar kapanır, anayollar kapanır, şehirler kapanır. Kendi kalenin içinde mahkûm olursun. Dışarıdan bakınca hayat devam ediyormuş gibi görünür ama içeride zaman çoktan durmuş olur. Çünkü özlemek, saatlerin çalışmasına rağmen zamanın ilerlememesidir. Özlemek, aynaya ihtiyacının kalmamasına şaşırmak gibi bir şeydir. Çünkü insan en çok özlediğiyle konuşur artık. Önce küçük bir ıslıkla başlar monologların. Sonra bir cümle gelir. Ardından başka bir cümle. Sonra bütün bir gece boyunca sen konuşursun, karşında olmayan biri dinliyormuş gibi. O ıslık bir
Şiir
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Sevgili Lilyum... Bugün son gecem. Yarın gidiyorum. Çocukluğumun geçtiği sokakları, yıllarımı bıraktığım kaldırımları, adımlarımın ezberlediği yolları, yüzümü gökyüzüne çevirip hayaller kurduğum köşeleri ardımda bırakarak gidiyorum. Belki bir şehirden ayrılmak bu kadar zor olmamalıydı ama insan bazen bir yerden değil, o yerde bıraktığı kendisinden ayrılıyor. Bu gece pencereden dışarı bakıyorum ve her şey bana yabancı gelmeye başlamış gibi. Oysa yıllardır buradaydım. Her sokağında bir anım, her köşesinde bir izim vardı. Şimdi ise sanki ben giderken şehir de sessizce benden uzaklaşıyor. İnsan büyüdüğünü böyle zamanlarda anlıyor galiba. Bir bavulun içine birkaç eşya sığdırabiliyorsun ama yıllarını koyacak yer bulamıyorsun. Çocukluğunu katlayıp bir köşeye yerleştiremiyorsun. Anılarını fermuarını çekip kapatamıyorsun. Çünkü bazı şeyler valizlere sığmıyor Lilyum... Bazı şeyler insanın içinde kalıyor. Ve galiba insan en çok giderken yalnızlığını fark ediyor. Derdini paylaşacak kimseyi bulamadığında anlıyorsun bu hayatta ne kadar yalnız olduğunu. Kalabalıkların arasında yıllarca yürüyebiliyorsun ama bir gün geliyor, omzuna başını koyabileceğin bir insan arıyorsun. İşte o zaman anlıyorsun; bazı eksikliklerin sesi yokmuş ama insanın içini en çok onlar acıtıyormuş. Ben bugün yapayalnız olduğumu anladım. Öyle büyük cümlelerle değil... Sessizce. Bir şey anlatmak isteyip de anlatamadığında... Telefon rehberinde onlarca isim olup hiçbirini arayamadığında... İçinde kopan fırtınayı kimsenin duymadığını fark ettiğinde... Sessizce anlıyorsun. Bazı geceler vardır, insanın konuşacak gücü kalmaz. İçinde biriken her şey boğazında düğümlenir. Cümle kurmaya bile mecali olmaz. İşte o zamanlarda insan, gözlerine bakıp "İyi değilsin" diyebilecek birini arıyor. Ne büyük ihtiyaçmış meğer
Şiir
Sevgili Lilyum
Sevgili Lilyum... Bir gün sana gerçekten veda edeceğim, bir gün gözlerinin içine son kez bakacağım, sesini son kez duyacağım hiç aklımın ucundan bile geçmezdi. Ben hep bizi sonsuz sandım. Kırılırız ama kopmayız, yoruluruz ama bırakmayız sanıyordum. Çünkü insan en çok da kendine imkânsız gelen kaybın içinde yaşıyormuş meğer. Ben seni kaybedebileceğime hiçbir zaman inanmadım Lilyum. O gücü kendimde hiç bulamadım. Gitmek nedir bilmiyordum çünkü senin olduğun yerde kalmak vardı, huzur vardı, ev vardı. Ama içimin en karanlık yerinde bir korku hep sessizce büyüyordu; bir gün bitecektik... Bir gün aynı gökyüzüne başka şehirlerden bakacaktık. Bir gün ellerimiz birbirine değil, yokluğa değecekti. Ve şimdi o gün tam karşımızda duruyor. Dimdik. Soğuk. Acımasız. Ayrılık denilen şey, hayalini kurarken bile insanın içini titreten o korku, artık bizim gerçeğimiz oldu. Biz savaşı kaybettik Lilyum... Ama kim haklıydı, kim daha çok kırıldı, kim daha çok sevdi artık bunların hiçbir önemi yok. Çünkü bazı yenilgilerde iki taraf da kaybeder. Ve biz birbirimizi severken bile kaybettik belki de. Şimdi gitme zamanı... Ama bil istiyorum; bu bir vazgeçiş değil. Bu sadece kalbi daha fazla kanatmadan susmayı öğrenmek. Üzülme sevgilim... Biz aslında hiçbir zaman tam anlamıyla kavuşamadık ki. Hep yarım kaldık. Hep birbirimize koşarken araya hayat girdi, insanlar girdi, korkular girdi. Ama ne gariptir ki hiçbir zaman gerçekten ayrılmayacağız da.
Sevgili Lilyum… Ve sen, yeryüzünde bir daha asla denk gelemeyeceğimizin galibi olarak kalacaksın… Ben ise bir şeyin iki kez olmadığını öğrenmenin mağlubiyetiyle yaşayacağım. Ne tuhaf değil mi? İnsan bazen birini kaybetmiyor aslında; onunla birlikte bir ihtimali de kaybediyor. Bir daha aynı sokaktan geçemeyeceğini, aynı cümlede aynı sıcaklığı bulamayacağını, başka bir yüzde aynı huzuru göremeyeceğini anlıyor. Ve en çok da buna yeniliyor insan. Çünkü bazı insanlar giderken yalnızca kendilerini götürmezler; insanın içindeki en güzel ihtimali de beraberlerinde götürürler. Şimdi düşünüyorum da… Biz galiba birbirimize geç kalmadık Lilyum. Biz birbirimize yalnızca “bir kere” denk geldik. Ve hayatın en acı tarafı da bu oldu zaten. Bazı şeyler yalnızca bir kez yaşanıyor. Bir kez o kadar güzel oluyor ki, insan ikinci ihtimali ömrü boyunca arıyor. Ama hiçbir şey aynı yerden tekrar çiçek açmıyor. Sen şimdi benden uzak bir gökyüzünün altında yürüyorsundur belki. Başka sabahlara uyanıyor, başka insanlarla konuşuyor, başka sokaklardan geçiyorsundur. Benim adım artık hayatının sessiz bir yerinde kalmıştır belki. Tozlanmış bir kitabın arasına sıkışmış kurumuş bir çiçek gibi… Varlığı unutulmuş ama atılmaya kıyılamamış bir şey gibi… Ama ben… Ben hâlâ bazı akşamlarda sana rastlıyorum Lilyum. Bir şarkının tam ortasında… Mayıs akşamlarının serinliğinde… İğde kokusuna karışmış bir rüzgârda… Ansızın içimi sızlatan bir sessizlikte… Çünkü insan birini gerçekten seviyorsa, onu yalnızca hatırlamıyor; onunla yaşamaya devam ediyor. Yokluğunu yanında taşıyor. Sesini unutsa bile bıraktığı hissi unutamıyor. Ve bazı insanlar giderken arkalarında öyle büyük bir boşluk bırakıyorlar ki, insan yıllarca o eksikliğin şeklinde yaşamayı öğreniyor. Biliyor musun Lilyum… Ben artık bazı şeylerin geri
Sevgili Lilyum
Hazirana yaklaşan bir Mayıs akşamının hüznünü ve özlemini taşıyan uzun bir metne dönüştürdüm: Sevgili Lilyum… İğde kokusuna tutunmuş gidiyorum. Hazirana yakın Mayısın bilmem kaçı… Takvim yapraklarının artık bir önemi kalmadı çünkü insan bazı zamanları tarihle değil, içinde bıraktığı eksiklikle hatırlıyor. Şimdi hangi gündeyiz bilmiyorum; yalnızca akşamın yavaşça çöktüğünü, rüzgârın dalları usulca salladığını ve içimde senden kalan o ince sızının yine büyüdüğünü biliyorum. Sokakların üstüne çöken bu sarı akşam ışığında seni düşünüyorum. Her şey seni hatırlatıyor bana. Kaldırım taşlarının sessizliği, uzaktan geçen tren sesi, eski bir şarkının yarım kalan cümlesi… Ve özellikle de iğde kokusu. Çünkü bazı kokular insanın içine işleyen bir hatıradır. Bir kere duyuldu mu artık hiçbir mevsim eskisi gibi olmaz. Ben şimdi her iğde kokusunda biraz daha sana dönüyorum. Bilirsin, Mayıs hep yarım bir aydır. Ne tam bahardır ne de yaz. Tıpkı bizim gibi… İçinde açmaya çalışan çiçekler kadar, geç kalmış hüzünler de taşır. İnsan Mayıs’ta daha çok özler. Çünkü hava güzelleştikçe eksiklikler daha görünür olur. Gökyüzü maviye döndükçe insanın içindeki karanlık daha belirginleşir. Ben seni en çok akşamüstlerinde özlüyorum Lilyum. Gün bitmeye yaklaşırken… Her şeyin sustuğu, kuşların bile yavaşladığı o saatlerde. Sanki dünya yoruluyor da insan kalbinin sesini daha net duymaya başlıyor. İşte o anlarda sen geliyorsun aklıma. Bir cümle gibi değil, uzun bir sessizlik gibi. İçimde yankılanan ama asla tamamlanmayan bir şey gibi… Bazen düşünüyorum; insan gerçekten birini unutabilir mi? Yoksa yalnızca yokluğuna alışmayı mı öğrenir? Çünkü ben seni unutmuyorum. Sadece sensiz geçen günlerin ağırlığını taşımayı öğreniyorum. Ama bazı geceler oluyor… İşte o zaman bütün öğrendiklerim dağılıyor. Bir rüzgâr