Anlatıcı kendi hayatından öyküleri, yan karakterlerin öykülerini ve en çok ta çok sevdiği büyükbabasının öykülerini anlatıyor bu romanda. Büyülü gerçekçi unsurların olduğu ve olayların sırasız bir şekilde anlatıldığı 300 küsur sayfalık bu kitabı 13 gün gibi çok uzun bir sürede bitirebildim, zira metin zaman zaman su gibi akarken, çoğu zaman da sayfalar bitmek bilmedi ve beni çok sıktı. Dede-torun hiķâyelerini cok severim aslında ama sanırım aktarılış biçimi nedeniyle çoğu yerde hikâyelerin içine giremedim. Hani deriz ya yazarın kalemini çok sevdim, ben maalesef bu yazarın kalemini sevemedim. Bir de özellikle büyulü gerçekçi unsurlar taşıyan kısımlar bana çok zorlama gibi geldi, ki büyülü gerçekçi metinleri çok çok severim.
Kitapta iki önemli hikâye var: ölmez adam ve kaplanın karısı. Kaplanın karısının kim olduğu; gerçek bir kişi mi, dişi bir kaplan mı ya da doğa üstü bir varlık mı olduğu; Luka'nın lakabı kaplan da karısına kaplanın karısı mı diyorlar gibi sorular kitabı okurken zihnimin bir tarafında döndü durdu ve 200'lü sayfalarda durum aydınlanana kadar merakımı hep canlı tuttu. Kitap bu yönden çok başarılıydı bana göre. Tabii belki de kitabın başlaŕından beri kaplanın karısı kim bellidir ama ben uyumuşumdur, bu da çok mümkün:)
Kitapta bir şehrin bombalanması sırasında hayvanların yaşadığı korku ve panik anlatılmıs, çok ta iyi anlatılmış. Ben daha önce bu konuya değinen bir metin okuduğumu hatırlamıyorum. Bombalama nedir bilmeyen bir hayvanın olay sırasındaki dehşeti ve bunun yaratacağı travma beni derinden sarstı. Bunları okurken gözümün önüne yangınların ortasında kalan, olup bitenleri anlayamayan ve korku içinde kaçmaya çalışan canlar geldi. Can kaybı kavramını insanla sınırlayan, evreni kendinden ibaret gören ve kendinden başkasını umursamayan insanoğlunun