Bizde, yani terbiyemizin kabul ettiği yolda, hazır kâhyalar vardır. Sorar, soruşturur, ısmarlar, buyurur, sokulur, anlatmak ister, kulp bulur, ip-ucu sezer, salık verir, hükmeyler, araya girer, paylar, çıkışır, yerine, adamına göre söver, işin gelişi ne ise ona uyar, herkesle taraftar, yine herkesle aleyhtar olur. Dalkavukluğa, iki yüzlülüğe kızar; tembelliğe öfkelenir, hırsızlığa lanet okur, kim kime ahlâksız derse o da beraber der; bildiklerinin yediklerine, içtiklerine, gezdiklerine, giydiklerine, oturdukları semtlere, hattâ uykularına karışır; kısaca, her şeye burnunu sokar, her söze kulak verir, herkese dil uzatır, her kelepire el atar, her gördüğüne nişan koyar. İşte bunlardan biri, öteden beri kendisinden bıkkın bir zâta tesâdüfünde damdan düşercesine der ki:
- Efendi Hazretleri, orucu bozan şeyler hatırınızda mı?
İçinden bir "Hasbünallah!"tan sonra:
- Hepsi hatırımda değil, fakat biriyle karşı karşıya bulunduğumu sanıyorum!..
İnsan, toplum yaşayışında, çoğu, can-sıkıntılarına tutulur, can sıkıcı kimselerle karşılaşır, hattâ kendisi bile bir başkası için can-sıkıntısı, bir can-sıkıcı durumu alır. Zamanımızda, hele siyaset meselelerinde bunun türlülerine rastlanmaktadır. Hele gazeteci olmak, bu dertlere durmadan uğramak demektir. Durup dururken, karşınıza biri çıkar, hiddet kesilerek size: "Doğrusu İslâmlık adına teessüf ederim!" der.
Ne büyük bir kusur bulma! Fakat, çok gecikmez, sebebini anlarsınız: Filân câmiin imamı Terâvih'i pek güzel kıldırıyormuş, varaka göndermiş, dercedilmemiş.
- Bunu sizin hamiyetinize veremedim!
Ne kadar ağır bir suçlama! Sebebine gelince, "Bir Muhacirin Teellümü" başlıklı manzumesi konulmamış.
- Siz de artık dalkavukluğa başladınız.
Neden?.. Ya!.. Bahriye Nezareti'ne Admiralty zırhlısını neden bir ayak önce almıyorsun? diye