otel salonunda babil kulesi halkı, on sekiz bin sene sonra tekrar içtima etmişti. ipten, kazıktan kopmuş ne kadar serseri varsa bir smokin tedarik etmişler, burada büyük işlere giriyorlardı. şehrimizin en düz, en uzun, en muntazam bulvarı olan karaköy köprüsü'nün üstünde kimseler yoktu. küre-i kamer, köprünün iki sıra elektrik fanuslarını cansız, mecalsiz bırakıyordu. haliç'e nazır tepeler, kubbelerin, kubbeciklerin, minarelerin, yangın harabelerinin; mukassî siyah haneciklerin silüeti ayın ziyası içine dalmış, ziya içinde kalmış, batmış gibiydi. bu gecenin gündüzden farkı yoktu. istanbul, bir rüyalar şehri gibi, filistin ve garp cephelerinde büyük muharebeler olurken baygın, nur ve hayale dalmış uyuyordu. haliç'te sandallar, salapuryalar, eski vapurlar, öteki köhne köprü hep uykudaydılar. ara sıra bîmecâl bir bulut bâkiyesi aya sataşıyor lâkin hamûl ay, aldırmıyor, kıpırdanmaya tenezzül etmiyor ve beyhude bir-iki dakika hücumdan sonra kara bulut parçası savuşup gidiyordu. o sıra, denizdeki gümüş servi biraz gizleniyor, ortalık azıcık derde varıyor lakin hemen yine eski nurâniyet yerine geliyordu. evler, konaklar, minareleriyle birlikte camiler, sahildeki gemiler ve sandallar sanki hep birleşmiş, yekpâre bir küme, rüyâî, hayâlî bir küme teşkil etmişti.