“Gece Açan Çiçekler”i okurken insanın içine ağır ağır çöken bir hüzün var; sesi çıkmayan ama derinlere işleyen bir sızı gibi. Gürültüsüz, gösterişsiz… ama bir kez yerleşti mi kolay kolay silinmeyen. Halide’nin hikâyesi de tam bu duygunun izinden gidiyor.
Ona üzülmemin sebebi, yaşadıklarından çok taşıdıkları. İçinde büyüttüğü o tarifsiz yalnızlık, satır aralarından sızıp okurun kalbine değiyor. Sanki hayata hep biraz geç kalmış, hep eksik bir yerden başlamış gibi. Ne tam var olabiliyor ne de bütünüyle yok olabiliyor; arada, belirsiz bir yerde asılı kalmış bir ruh hâli…
Yazarın dili ise bu duyguyu neredeyse görünür kılıyor. Cümleler bir şey anlatmaktan çok hissettiriyor; yer yer bir şiirin sessiz ritmine yaklaşıyor.
Halide, zamanın kıyısında unutulmuş bir an gibi. Kendi hayatının içinde bile misafir gibi dolaşan, ait olamamanın ince sızısını taşıyan biri. Belki de bu yüzden onun hikâyesi bitmiyor; kitap kapandıktan sonra bile içimizde sessizce yaşamaya devam ediyor.