Beni bu sene en çok üzen kitap olan bu kitabı epey bir süre unutmayacağım bence.
Kitap hiç aklıma gelmeyecek bir konuydu, akıl hastanelerinde hiç hasta olmadığı halde yatırılan insanların olduğu dönemleri anlatıyordu; psikiyatrinin öneminin olmadığı dönemleri...
Düşünün ki; gücü elinde bulunduran herkes (çoğunlukla erkekler), istemediği şeyleri yapan kadınları en basitinden akıl hastası ilan ediyor ve hastaneye kapattırabiliyor. E aynı dönemde akıl hastalarının toplumdan izole edilip, bir daha asla topluma karıştırılmaması gerektiğine inanılıyormuş ki; kitapta okuduğumuz drama kurgusundan daha fena akıl almaz kötülükler yaşanmış olmalıdır...
Kitabı okurken, hele ki yarısından sonra nefesim çok sıkıştı kalbim çok çarptı ve çok üzüldüm. Akıl hastanesine ben şu aklımda kapatılmışım gibi, nasıl ispat ederim diye düşündüm durdum baş kahramanımızla.
Sonuç olarak 10'da 10luk bir kitap okudum, sizlerin de okumasını tavsiye ediyorum.
Böyle derin dram okuyup, şu dönemde hayatın içinden biraz olsun kopmak istiyorsanız kaçırmayın derim.
Yazarımıza puanım 10, kalemine sağlık ve dilerim bir süre sonra yeniden satırlarında görüşürüz... :)
Kitapta 1930lu senelerde yaşayan Clara ile günümüzde yaşayan Izzy'nin dilinden iki çeşit anlatım var. İkisinin kesiştiği nokta da, Izzy'yi evlatlık alan karı kocanın Clara'nın yattığı akıl hastanesinin terkedilmiş virane binayı izin alarak araştırma konusu haline getirdiklerinde gerçekleşiyor. O terkedilmiş akıl hastanesinde Clara'nın eşyalarının, sevdiği Bruno'ya hiç gönderilmemiş mektuplarının ve de günlüğünün bulunduğu sandığı bulduktan sonra, eksik kalan hikayesini bir şekilde tamamlamak da kızımız Izzy'ye düşüyor...
Kendi hayatı da oldukça dramatik olan Izzy'nin de annesi maalesef ki zamanında babasını öldürmüş bir cinayet zanlısı
Aslında hepimiz bencilliğimizin farkındayız. Başarıya koşan birinin arkasında durmak yerine başarıya ulaşmış birinin arkasında durmak istiyoruz. Kusurların önemi yok diye uzun bir nutuk çektikten sonra kusursuz arıyoruz... Mükemmel olmak isterken sadece alarmı erteliyoruz. Sanki bir şansımız daha olacakmış gibi, sanki asla ölmeyecekmişiz gibi... Hayat dikenlerle dolu bir labirent, tek bir çıkış var ve o çıkışı bulmak için sadece azim gerekiyor. Kaçımız çıkabiliyoruz kendi labirentlerimizden? Kaçımız gerçekten aldığı nefesi rahatlıkla alıyor, kaçımız gerçekten yaşıyor bu hayatı?
Hani insan, kimseye ihtiyaç duymadığını düşündüğü zamanlarda ağlayacak bir omuza muhtaç bulur ya kendini. Bence o anlar, çaresizliğin gözle görülen kısmıdır.